Kategori : Sosyonomi

Tuncer Şengöz - 06 Kas 2009 - 11:08

Sitemiz borsanaliz.com‘da haftalık olarak güncellenen Not Defteri‘nde sadece piyasalarda yaşanan spekülatif hareketleri değil, tarihsel dalgaları da analiz ediyoruz. Bu analizlerle, sadece kısa vadeli para hareketlerine değil, insan uygarlığını etkileyen temel değişim dinamiklerine de dikkat çekiyoruz.

Kuş gribi virüsü ile başlayan domuz gribi virüsü ve genetiği değiştirilmiş organizmalarla devam eden tartışmalar bugünlerde büyük bir ilgiyle takip ediliyor. Finans piyasalarının göz kamaştırıcı yükselişler yaptığı günlerde bu tip haberler kimsenin ilgisini çekmezken, Ocak 2005 Aylık Strateji Raporu‘nda yayınladığımız bir yazı, yaklaşmakta olan tehlikeye tarihsel bir perspektif sunarak dikkat çekiyordu. Güncelliği nedeniyle bu yazıyı blogda tekrar yayınlıyorum.

 Aylık Strateji Raporu, Ocak 2005 (2. Ocak.2005)

Birkaç yüzyıl içinde, uzun vadeli bir perspektiften bizim çağımızın tarihi yazıldığında, muhtemelen tarihçiler en önemli olayın teknoloji, internet ya da e-ticaret olmadığını görecekler. Bu, geçmişte insanın yaşam koşullarında benzeri olmayan değişimdir. İlk kez sayıları önemli bir miktarda ve hızla artan insanlar bir seçimle karşı karşıyalar. İlk kez kendi kendilerini idare etmek zorundalar ve toplum buna tamamen hazırlıksız.” (Peter F. Drucker)

Pleistosen Çağın Avcısından Günümüze

 st_ocak2005_1.jpgGünümüzden yaklaşık 50,000 ila 100,000 yıl önce atalarımızın yeteneklerinde müthiş değişimler oldu. İnsan beyninin evriminde hızlı bir değişimle gırtlağın gelişimi, dilin gelişiminin anatomik temelini oluşturdu ve insan türü hızla gezegene yayılmaya başladı. Çağdaş insanın ataları Afrika’da, Çin’de, Endonezya’da boy göstermeye başladılar. Bu tarihten sonra, gezegenin eski efendileri olan dev memeliler, kılıç dişli kaplanlar, mamutlar, kürklü gergedanlar, uzun boynuzlu bizonlar, dev kurtlar ve develer, dev kangurular, etçil dev kuşlar yavaş yavaş gezegen yüzeyinden silinmeye başladı. Gezegenin eski efendilerini gelişen avcılık yetenekleri ile insanlar mı yoketmişti, yoksa başka çevresel faktörler mi bu hayvan türlerini yeryüzünden silmişti belli değil. Bu konuda tarihçiler arasındaki tartışmalar sürüp gidiyor, ancak kesin olan bir şey var ki, o da önceki zamanların zayıf ve önemsiz bir türü olan insan yavaş yavaş gezegene hakim olmaya başlamıştı.

Gezegene hızla yayılan insan, onbinlerce yıl boyunca avcı-toplayıcı olarak yaşadıktan sonra, doğal çevresini evcilleştirmeye ve yiyecek üretimine başladı. İlk önemli yerleşimler de yiyecek üretim merkezlerinin etrafında görülmeye başlandı. Fırat ve Dicle etrafındaki Bereketli Hilal’de buğday, arpa, bezelye, nohut ve mercimek, Çin’de akdarı, pirinç, soya fasulyesi, Mezoamerika’da mısır ve adi fasulye, Batı Afrika’da süpürgedarısı, börülce ve yerfıstığı, Hindistan’da siyah nohut, Andlar ve Amazon bölgesi’nde Peru çeltiği yetiştirmeye başlayan yiyecek üreticisi toplumlar, M.Ö. 10,000 civarında köpeği, M.Ö. 8000 civarında koyun, keçi ve domuzu, M.Ö. 6000 civarında ineği, M.Ö. 4000 civarında da at, eşek ve Hint mandasını evcilleştirmeyi başararak avcı-toplayıcı kavimlere göre büyük üstünlükler kazandılar. Yiyecek üreten bu ilk yerleşik kavimlerde el ve dil becerileri hızla gelişti. Bu gelişim yaklaşık 15,000 yıl önce yazının ortaya çıkmasına neden oldu. Yiyecek üreten kavimler, avcı-toplayıcı kavimlerin aksine yiyecek depolama avantajı kazandıkları için daha karmaşık toplumsal örgütlenmelere yönelmeye ve yiyecek üretmek zorunda kalmayan yönetici sınıflar oluşturmaya başladılar. Bu yeni örgütlenme biçimi de bilginin hızla artmasına ve yayılmasına neden oldu. Kısa zamanda yiyecek üreticisi insanlar, avcı-toplayıcı insanların yerini almaya başladılar. Daha güçlü silahlarla donanmış, evcilleştirdikleri hayvanlardan aldıkları mikroplara karşı bağışıklık geliştirmiş bu insanlar, daha ilkel silahları olan ve birincilerin taşıdıkları mikroplara karşı bağışıklığı olmayan ikincileri öldürerek ve onlara mikroplar bulaştırarak yayılmaya başladılar. Dünyanın üç büyük anakarasından Avrasya, diğer ikisi olan Amerika ve Afrika’ya göre daha avantajlıydı, çünkü Kuzey-Güney eksenli Amerika ve Afrika’nın aksine Avrasya Doğu-Batı eksenliydi ve bu eksen boyunca çok daha geniş bir alanda aynı iklim kuşağı sözkonusuydu. Böylece Avrasya’da tarım bitkileri M.Ö. 7000’de Bereketli Hilal’den M.Ö. 3000’e kadar önce Yunanistan, sonra Orta Avrupa, daha sonra da Batı Avrupa ve İngiltere adasına kadar yayıldı. Mezopotamya’dan, Anadolu’ya, Mısır’dan İndüs vadisine kadar uzanan geniş bir alan üzerinde büyük antik krallıklar yükselmeye ve uygarlık hızla gelişmeye başlamıştı. Dünyanın diğer ilk yiyecek üreticisi toplulukları uzak Asya’da da krallıklar kurmuştu. Dünyanın geri kalan coğrafyası ise gerek bitki, gerekse hayvan  çeşitliliğindeki fakirlik nedeniyle aynı hızlı gelişme temposunu yakalayamadı. Anakaranın kuzey güney eksenli dezavantajı Amerika ve Afrika yerlilerini, büyük denizler ve sayısız boğazlarla anakaraya uzaklık da Avustralya ve Yeni Gine yerlilerini bu ilerleme yarışında geri bıraktı.

Eski anakarada, yani Avrasya’da krallıklar, imparatorluklar yükselmeye, tarihin en kanlı savaşları, çatışmaları, anlaşmazlıkları da bu st_ocak2005_2.jpgcoğrafyada sahne almaya başlamıştı. Bu coğrafyada yaşayan insanların elindeki aletler hızla gelişiyor, şehirleri büyüyor, toplumsal örgütlenmeleri karmaşıklaşıyor, bilgi dağarcıkları genişliyordu. Büyük krallıklar ve imparatorluklar biçiminde örgütlenen bu insanların önünde, tarihsel çizgide geri kalmış kavimler tutunamıyor, güçlü ordular ve karmaşık sistemlerle gelen efendilere boyun eğmek ve sömürgeleşmek zorunda kalıyorlardı. Bu büyük krallıkların birbirleriyle çatışması Avrasya anakarasında yüzyıllar süren kanlı savaşlara ve krallıkların yayılma mücadelesine sahne olduktan sonra, Avrupalı denizciler okyanuslara açılarak yeni kıtaların keşfine giriştiler. Bu sömürgeci kavimler Afrika’nın orta ve güney bölgelerine, Atlantik okyanusunun Batı’sına ve Amerika anakarasına ulaştıklarında, binlerce yıl boyunca avcı-toplayıcılıktan yiyecek üretimine geçememiş ya da bu geçiş çizgisinin çok erken aşamalarında kalmış insan toplulukları ile karşılaştılar. Avrupa’dan gelen beyaz insanlarla karşılaşan Afrika ve Amerika yerlilerinin elinde mızrak ve ok, beyaz fatihlerin elinde ise tüfekler vardı. Bu dramatik karşılaşma, ilerleme çizgisinde birkaç yüzyıl geride kalmış Afrika ve Amerika yerlilerine hiç bir direnme şansı bırakmıyordu. Beyaz efendiler kısa zamanda bu yerlileri öldürdü, topraklarına ve doğal zenginliklerine el koydular. Dahası, taşıdıkları mikroplarla, bu yerlilerin salgın hastalıklarda kitleler halinde yok olmalarına neden oldular.

Afrika kıtasının sömürgeleştirilmesi ve Amerika kıtasının kolonileşmesi birkaç yüzyılda tamamlandı. Afrika ve Amerika yerlileri, tüfekleri, atları, mikropları ve çelikten aletleri ile kendilerine boyun eğdiren beyaz efendilerin köleleri haline gelmişti.

st_ocak2005_3.jpgYeni doğal kaynaklar, verimli topraklar ve köleleştirilen Afrika ve Amerika yerlilerinin emek gücü ile göçmen Avrupalılar Amerika kıtasında büyük çiftlikler, geniş şehirler, demiryolları, otoyollar inşa etmeye giriştiler. Geride bıraktıkları anakıtalarında savaşlar, hastalıklar ve yıkımlar hüküm sürerken bu göçmen koloniciler insan uygarlığına yeni  kavramlar ve ileri teknoloji de ilave etmeyi başardılar. Atlantik’e açılan ilk maceraperest denizcilerin torunları, birkaç yüzyıl sonra uzaya araç ve insan gönderecek kadar ileri gitmeyi başaracaktı. Dev teleskoplarla uzayı incelemeye, yakın gezegenlere insanlı ve insansız uzay araçları göndermeye, tıp alanındaki gelişmelerle insan ömrünü uzatmaya, hızlı trenler, ses hızında uçan jetler, helikopterler ve mekiklerle dünyayı ve atmosferi keşfetmeye yönelen geç dönem insan nesli artık doğaya ve kendi türünün ilerleme çizgisinde geri kalmış kavimlerine karşı mücadelesinde büyük avantajlar elde etmişti. Ancak geçen bütün bu süre içinde insanın elindeki silahlar da daha öldürücü hale gelmişti. O silahlar artık hem doğal çevreyi, hem de düşman kavimleri dramatik ölçülerde yokedebilme kabiliyetine sahipti.

st_ocak2005_4.jpgBu ilerleme ve gelişme çizgisi kaçınılmaz mıydı? Acaba insanlık daha farklı bir ilerleme çizgisinde yürüyerek hem kendi türü, hem de doğal çevresini oluşturan yaban bitki ve hayvan türleri ile barışık bir uygarlık aşamasına ulaşabilir miydi? Doğal çevreyi tahrip etmeden, kendi türünün diğer bireylerini binlerce yıl boyunca gırtlaklamadan, daha dengeli, daha eşitlikçi, daha barışçı bir ilerleme çizgisi var mıydı acaba? Yoksa tüm diğer türler içinde en büyük ayrıcalığa, gelişmiş bir beyne sahip olan insanın doğal seleksiyon süreçlerinde kaçınılmaz bir evrimin sonucu muydu bu ilerleme çizgisi?

st_ocak2005_5.jpgİnsan türünün kendi uygarlığına son verdiği ve dünya gezegenine 20. yüzyılda laboratuarlarda zeka deneyleri için kullanılan maymun türlerinin egemen olduğu bir geleceği anlatan Maymunlar Gezegeni filminde, yönetici sınıftan olan Doktor Zaius, filmin bir sahnesinde maymunların kutsal kitabından şu cümleleri okur: “İnsana dikkat edin. O şeytanın pençesidir. Tanrı’nın en ilkel yaratığıdır. Spor için öldürür, ya da hırsı için. Kardeşinin toprağına sahip olmak için kendi kardeşini öldürür. Çok çoğalmalarına izin vermeyin, yoksa bir çölü kendi evi yapacaktır ve sizinkini. Onu ormandaki inine sürükleyin. Onun için en iyi şey budur.

1960’ların sonunda ABD’de karamsar ruh hali trendleri başladığında çekilen bir filmde insanlığın tüm tarihi bu cümle ile sorgulanıyordu.

Acaba insanlığın geleceğinde doğaya ve kendi türüne karşı kullanacağı silahlar, bir gün Maymunlar Cehennemi filminde olduğu gibi bizi yeniden ormanlarda avcı-toplayıcı bir tür haline getirecek kadar yıkıcı mı olacak?

Teknoloji ve Türkiye

İnsan türünün gezegene hakim olma tarihi, yaban bitkileri toplama ve yaban hayvanlarını avlama aşamasından, onları evcilleştirme ve yiyecek üretimi aşamasına uzanan yolun  öyküsüdür. Bu öykünün en kritik aşamalarından biri, tarihçilerin çok büyük çoğunluğuna göre, günümüzden yaklaşık 10-15,000 yıl önce üzerinde yaşadığımız topraklarda, yani, Anadolu’dan Mezopotamya’ya, Nil vadisinden İndüs vadisine uzanan coğrafyada başlamıştı. Bu coğrafyada temel bitkiler ve iri memeli hayvanlardan koyun, keçi, domuz evcilleştirilmiş ve ilk insan yerleşimleri oluşturulduktan sonra, bürokratik krallıklar kurulmuş, ilk uygar toplumlar filiz vermişti. Antik çağların görkemli uygarlıkları çöktükten sonra bu coğrafyaya hakim olan kargaşa ise binlerce yıldan beri devam ediyor. Geçen bu dönem boyunca uygarlığın temel parametrelerini devralan diğer coğrafyalar, teknolojiyi daha da ileri götürerek modern zamanların efendileri oldular. Modern dünyanın efendileri, günümüz dünyasında geliştirdikleri projelerle uygarlığın filizlendiği bu topraklar için toplum mühendisliğine girişmiş durumda. Bu projeler başarılı olur mu olmaz mı bilinmez. Ancak süreç, oldukça acılı yaşanıyor ve görünen o ki önümüzdeki onyıllar boyunca da acılı yaşanacak.

st_ocak2005_6.jpgEn genel anlamıyla adına Batı dediğimiz uygarlığın yükseliş öyküsü ise yüzlerce yılı kapsayan yavaş ama kararlı bir gelişim  ve ilerleme çizgisini izliyor. Bu ilerleme çizgisi, büyük bir teknolojik güçle desteklenen karmaşık bir toplumsal yapıyı da beraberinde getirdi.
Gelişme çizgisinin gerisinde kalan toplumlar her zaman gelişmiş olanları taklit etme ve onların kültürel mirasını devralma eğilimindedirler. Yerel kültürel mirasın temel nitelikleri ne olursa olsun, teknolojik gelişmişlik binlerce yıldır hep taklit edilmiş ve bir toplumdan diğerine atlayarak günümüze kadar gelmiştir. Şüphesiz ki binlerce yıldan beri yükselmekte olan bu dalga, kırıksız ve kesintisiz bir doğrultuda ilerlememiştir. Zaman zaman yüzyıllar süren anarşi ve kargaşa dönemleri yaşanmış, savaşlar, doğal afetler, hastalık salgınları en ileri toplumları bile yerle bir etmiştir. Bu çöküş dönemlerinden en güçlü olarak çıkanlar ise, diğerlerine göre teknolojik ve yönetsel beceriler gösterebilenler olmuştur. Tarihin bu anlamda bir kez daha dikkatle okunmasında yarar var. Büyük çevrimsel dönüşümler genellikle yeni bir teknolojinin etrafında büyüme ve gelişme çizgisi izlemiştir. Teknolojik olarak geri kalan ve kendisini yeni koşullara uyduramayan toplumlar ise ya silinip gitmiş, ya da diğerlerine köle olmak zorunda kalmıştır.

21. yüzyıl dünyası, gerek teknolojik ilerlemenin, gerekse toplumsal yapının değişen teknolojik arkaplana uyumu bakımından insan uygarlığının zirveye ulaştığı bir dönem oldu. Teknolojik ilerleme, yiyecek üretimini kitleselleştirdi ve verimi arttırdı, doğayı önemli ölçüde evcilleştirdi ve doğadan gelecek tehlikeleri en aza indirdi, ortalama insan ömrünü uzattı ve yaşam kalitesini yükseltti. Bu pozitif geri besleme sürecinin kesintisiz bir şekilde işleyebilmesi ise insanı yazılı tarihin bilinen tüm dönemlerinden farklı olarak daha organize bir şekilde yaşamaya zorladı. Kent nüfusları, tarihin en yüksek seviyelerine ulaştı ve metropol olarak adlandırılan kentlerin sayısında da dünya ölçeğinde büyük artışlar yaşandı. Böylesine karmaşık hale gelmiş teknolojik uygarlığın ürettiği ekonomi de devasa boyutlarda ve öldüresiye yarışmacı bir nitelik kazandı.

Türkiye gibi, bu boyutlarda gelişmiş ve karmaşıklaşmış bir uygarlığa ucundan da olsa tutunmayı başarmış bir ülkede geçmiş yüzyılın gelgitleri zaman zaman oldukça yıkıcı oldu. Neredeyse bütün bir yüzyıl boyunca ekonomik, siyasal ve toplumsal büyük dönüşümler yaşandı, gelgit dalgaları büyük krizlere ve kargaşaya neden oldu. Binyıl sona ererken büyük bir krizin yıkıcı etkileri yaşandı. Türkiye’nin ekonomik ve siyasal aktörleri bu dalgaların genellikle hep spekülatif yanıyla ilgili oldular. Çoğunlukla sonuçlar tartışıldı. Bir büyük dalganın gelgitleri içinde savrulurken ne dalganın niteliği tartışıldı, ne de bu dalganın öncesi, bugünü ve sonrası. Ekonomik aktörler hep para hareketleri ile ilgilendiler. Bugün bile en büyük aktörlerin umutlarını Türkiye’ye girmesi beklenen yabancı sermayeye bağlamış olması, binlerce yıllık bir zeminde günümüze kadar yükselen dalganın ne biçiminin ne de niteliğinin anlaşılamamış olduğunu gösteriyor. Böyle olunca da gelecek perspektifleri hep spekülatif umutlarla sınırlı kalıyor. Türkiye’nin Osmanlı çökerken ilkel ve geri kalmış ekonomisi geçen bir yüzyıl boyunca büyüyor ve dünyanın en büyük 20 ekonomisinden biri haline geliyor, ancak Türkiye, hiç bir zaman gelişmiş bir teknoloji kullanıcısı olmaktan, üreticisi olmaya uzanamıyor. Türkiye’de işadamları çapraz kurlara, sermaye hareketlerine, spekülatif sermaye hareketlerine her zaman büyük ilgi gösterdiler, ancak hiç bir zaman teknolojiyle, bilgiyle, yönetim teknikleriyle ilgili olmadılar. Geçtiğimiz onyıllar boyunca yöneticilerini hep kan bağına dayalı bir kast sistemi anlayışıyla seçtiler, teknik bilgiyle donanmış personeli ise memur olarak çalıştırıp verimsizleştirdiler. Teknoloji değil, sermaye transfer etmek istediler. Emeğin verimliliği sorunu ile ilgilenmediler, ilgi odakları hep emeğin maliyetinde oldu. Kısacası onyıllardır yaratılan bu spekülatif ortamda koskoca bir yüzyıl ıskalandı.

Bilgi ve teknoloji üretemeyen, yabancı sermayenin spekülatif hareketlerine umut bağlamış  ülkelerde ekonomik patlama dönemlerinin uzun vadeli perspektiflerde kalıcı olma şansı yoktur. Dalga belli aktörleri belli dönemler boyunca yükseltir, dalga geri çekildiğinde bu aktörler de kaybolur gider.

Genetik Bilimi

Son buzul çağının sona ermesiyle yavaş yavaş gezegene egemen olmaya başlayan insan türünün uygarlık ve teknolojik gelişim dönemleri, yazının keşfinden parçacık fiziğinin öğrenilmesine kadar uzun bir yol izledi. Bu uzun dönem boyunca insan hep doğayla mücadele halinde oldu. Türün devamı, nüfusun artışı ve uçsuz bucaksız dünya coğrafyasına yayılması savaşı ise 21. yüzyılda çok ilginç bir aşamaya ulaştı. 20. yüzyılın sonlarında bilimsel araştırmalar özellikle genetik bilimine yoğunlaştı. Bitki ve hayvanların genetik kodlarına müdahale edebilme, ekolojik çevrenin doğal seleksiyondan yapay seleksiyona geçişinde çok önemli bir aşama anlamına geliyor. Onbinlerce yıl önce, yaban bitkilerini ve hayvanları evcilleştirirken insan doğal seleksiyon süreçlerine müdahale etmeye başlamıştı ve bu müdahalenin sonucunda da pek çok tür, insanın gereksinimlerine uygun hale getirilebilmişti. Ancak 20. yüzyılın sonunda artan genetik araştırmalar ve müdahaleler, doğal süreçlerdeki değişimi hızlandıracak ve belki de bir kaç onyıl içinde kökten değiştirecek boyutlara ulaştı. Bu araştırmaların sonucunda tarım bitkilerinin genetik kodları değişmeye ve gerek nitelik, gerekse nicelik bakımından insana daha da uygun hale gelmeye başladı. Aynı şekilde evcil hayvanların genetik kodlarındaki değişimler, onları daha fazla etli, bakterilere ve iklim koşullarına daha dirençli yaptı. İnsan türünün en büyük tarihsel sorunları olan kıtlık ve hastalık salgınlarının bu şekilde önlenmesi umudu da böylece doğmuş oldu. Şüphesiz ki insan sadece bitki ve hayvan türlerine değil, kendi genetik koduna da müdahale edecek, böylece pek çok zayıflığını ortadan kaldırabilecektir. Bu sürece kültürel direniş hangi boyutlarda olursa olsun, insan yakın gelecekte kendi genetik kodunu da değiştirmeye yönelecektir.

İşte bu müdahale, insanlığın binlerce yıllık tarihinin en büyük devrimi anlamına da geliyor. Binlerce yıldır üzerinde yaşadığı gezegeni evcilleştirmeye çalışan insan, gitgide hızlanan bir tempoda doğaya karşı zaferler kazanmakla kalmıyor, kendi doğasını da değiştirerek belki de binlerce yıllık temel sorunlara çözüm bulmaya yöneliyor.

st_ocak2005_7.jpgAncak bu süreç ne şekilde ve nasıl işleyecek? Genetik bilimi birtakım manyakların elinde insan öldürmeye programlanmış yenilmez savaşçılar mı yetiştirecek, yoksa daha adil, daha insanca, daha eşitlikçi ve barış dolu bir dünyaya hizmet edecek insanlar mı? Genetik koda müdahale, falanca virüse karşı dirençli insanlar yetiştirmekle sınırlı mı kalacak, yoksa hırs, öldürme, şiddet, başkasının yaşam alanını taciz gibi insan eğilimlerini ortadan kaldıracak programlar mı uygulanacak? Özetle genetik bilimi acaba barışçı ve mutlu bir dünyaya mı hizmet edecek, yoksa birbiriyle delicesine rekabet eden toplumların ordularına, fabrikalarına, madenlerine biyonik köleler yetiştirmeye mi? Belki de bütün bunlar birbirini takip eden süreçler olarak yaşanacak. Bilmiyoruz.

Ancak insan türünün geçmiş onbinlerce yıllık tarihine bakarak bir şeyi söyleyebiliriz: Doğal seleksiyondan, yapay seleksiyona geçiş, kendi türümüz içindeki pek çok insanın ve kavmin yok olmasıyla sonuçlanacaktır. Aynı tüfeği bulanların, 15. yüzyılda hala ilkel bir tarım aşamasında takılıp kalanların kökünü kazıdığı gibi, genetik bilimini bulanlar da teknoloji kullanıcısı olup, teknoloji üreticisi olmayı başaramamış olanları yok edecektir.

Bugün ileri teknolojiye sahip ülkelerin en üst düzey liderlerinin sözlerinin arasına sıkıştırılmış söylemi, daha basit kelimelerle ifade etmek gerekirse; Güçlü olan haklı olacaktır, aynı geçmiş onbinlerce yılda olduğu gibi.

Duygu Fırtınaları, sizi üstünüze gelmekte olan tsunamiden korur mu?

Önce satranç tahtası gibi farklı renkte giysiler giymiş yerlilerden oluşan bölük geldi. Bölük ilerledi, yerdeki kuru otları toplayıp, yolu süpürdüler, Daha sonra farklı giysiler giymiş üç bölük geldi, dans edip şarkı söylüyorlardı. Daha sonra zırhlı birkaç adam geldi, büyük metal levhaları, altın ve gümüş taçları vardı. Üstlerinde taşıdıkları altın ve gümüşün miktarı öylesine fazlaydı ki güneşte nasıl parladıklarını görmek şaşılacak bir şeydi. Bunların arasında, çubuklarının uçları gümüş kaplı zarif bir tahtırevanın içinde Atahualpa vardı. Sekiz tane adam onu omuzlarında taşıyordu, koyu mavi üniformalar giymişlerdi. Atahualpa’nın kendisinin kılığı da çok gösterişliydi, başında tacı, boynunda koca koca zümrütlerden bir gerdanlık vardı, Tahtırevanının içinde çok süslü bir minderi olan küçük bir taburenin üzerinde oturuyordu. Tahtırevanına çok renkli papağan tüyleri dizilmiş, her yanı altın ve gümüş kaplamalarla süslenmişti.” (Tüfek, Mikrop ve Çelik, Jared Diamond, Tübitak Bilim Kitapları, S.76)

st_ocak2005_8.jpg16 Kasım 1532’de İnka imparatoru Atahualpa’nın 80,000 kişilik ordusu ile İspanyol fatihi Francisco Pizarro’nun 168 askerden oluşan birliği, Peru’nun bir dağ kasabası olan Cajamarca’da karşılaştılar. İnka askerlerinin ellerinde ok ve mızraklarla sopalar, İspanyol askerlerinin ellerinde ise tüfekler ve çelikten kılıçlar, üstlerinde örgülü zırhlar ve altlarında güçlü atlar vardı. Tüfekli adamlar, mızraklı adamları büyük bir yenilgiye uğrattılar. Bir tek İspanyol askerinin bile ölmediği bir çarpışmada binlerce İnka telef oldu. Sekiz adamının taşıdığı tahtırevanının içindeki Atahualpa tutsak düştü. Kısa zamanda bütün İnka imparatorluğu dağıldı, altın ve gümüşleri gemilere yüklenerek Avrupa’ya gönderildi. Yerli halk, madenlerde ve tarlalarda çalışmak üzere köleleştirildi. Katliamlar ve salgın hastalıklar kısa zamanda İnka toplumunun büyük çoğunluğunu kırdı geçirdi. Kalanlarsa, bir kaç yüzyıl içinde misyonerlerce Hristiyanlaştırıldılar.

Yaklaşık 500 yıl önceki bu karşılaşma, günümüz savaşlarına ne kadar da benziyor. Çok yakın zamanda, hemen güneyimizdeki komşumuzun gösterişli lideri de alaşağı edilirken, orduları neredeyse bir tek düşman askerini öldüremeden telef olmadı mı? Demek ki yüzyıllar da geçse pek bir şey değişmiyor. İleri teknolojiye ve ileri bir toplumsal örgütlenmeye sahip olan, geride kalanın üstünden geçip gidiyor. İleridekini yakalamak içinse, onu taklit etmenin pek bir faydası olmuyor. Acaba Kuzey Amerika’nın kızılderilileri ateş suyu içmek yerine ateş suyu üretmeyi bilselerdi, köklerine bu kadar kolay kibrit suyu çakılabilir miydi?

Tarihin derslerle dolu penceresinden bakınca, toplumların neşe ve öfke patlamalarının, onların kaderine pek bir faydası olmadığı açık. Çeliği ve tüfeği keşfedenler, ekonomileri krize girip, yeni kaynaklara ihtiyaç duyduklarında, liderlerini tahtırevanda taşıyan mızraklılara hiçbir şans tanımıyorlar. Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik’te İnkalar’ın İspanyollar karşısındaki bu dramatik yenilgisini pek çok bakımdan inceliyor ve İspanyollar’ın üstünlüklerinin ve İnkalar’ın dezavantajlarının altını şu şekilde çiziyor: İspanyolları oraya kadar getiren gemiler, İnkalar’ın kendi iç çatışmaları ve bölünmüşlükleri, karşılaşana kadar İspanyolların diğer yerli kabilelerden gördükleri destek ve aldıkları bilgi, buna karşın İnkalar’ın İspanyollar hakkında en ufak bir bilgiye sahip olmaması ve en nihayetinde İspanyolların sahip oldukları silahlar ve İnkalar’ın bağışıklığı olmayan mikroplar. Bu listeye biz Diamond’ın sözünü etmediği çok önemli bir etmeni daha ekleyebiliriz: İspanyolları koskoca bir okyanusu aşıp, Latin Amerika’ya getiren motivasyon. Bu motivasyon ise Avrupa’yı kasıp kavuran ekonomik ve sosyal krizlerle tetiklenmişti. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında İnkaların hiç bir şansı yoktu; mevzi zaferler kazanmış ve Pizarro’nun askerlerini püskürtmüş olsalardı da İnkalar yenilmeye mahkumdu. İspanyolların tarihsel dalgası, İnkaların tarihsel dalgasından çok daha yükseklerde bir yerlerdeydi ve bu dalga çaresiz İnkaların üzerine bir tsunami gibi gelmiş, onları yerle bir etmişti.

Asya’nın bir nesli yok oldu

2004 yılı sona ererken gerçekleşen son yılların en büyük felaketini Unicef bu sözcüklerle tanımlıyordu. Pasifik okyanusunda gerçekleşen 9.0 şiddetindeki deprem dev dalgaları tetiklemiş, depremden saatler sonra Asya ve Afrika kıyılarına ulaşan tsunami köyleri, kasabaları, şehirleri yutmuş, yüzbini aşkın insanın ölümüne neden olmuştu. Gerçekleşen bir doğa afetiydi ve insanların bu afeti durdurma şansı yoktu. Yapılacak tek şey, o dalgaların önünden çekilmekti. Ancak o kritik soru da orta yerde duruyordu: Depremin üstünden saatler geçtikten sonra gelen dalganın önünden kaçmak mümkün olduğu halde neden önlem alınamamıştı? Bu sorunun yanıtı çok basitti: Sular altında kalan ülkelerin ne erken uyarı sistemleri vardı, ne halklarını olası böyle bir afete karşı eğitecek ulusal eğitim sistemleri, ne de yöneticilerinin böyle bir duyarlılığı. Facianın bu boyutlara tırmanmasının bir nedeni de belki tsunami gelmeden önce çekilen denize balık toplamak için giden insanların dikkatsizliği idi. Ancak bu büyük dalgaları tetikleyen depremin merkezinin çok dikkatle izlenmesi ve gereken uyarıların zamanında yapılması en azından facianın insani faturasını azaltabilirdi.

st_ocak2005_9.jpgDoğal afetler için geçerli olan şüphesiz insani afetler için de geçerlidir. Herhalde İnkalar o yıllarda Avrupa’da neler olup bittiğini biliyor olsalardı, yaklaşmakta olan İspanyol tehlikesine karşı tedbirler alabilirlerdi. Yoksa, yeni bir çağın başladığını düşünüp İspanyol fatihlerini, çiçekten kolyeler, altın ve gümüş hediyelerle mi karşılarlardı? Bilinmez.

Maymunlar Cehennemi’nde Dr. Zaius’un söyledikleri bir sinema filminin sıradan klişesi olmanın çok ötesindedir. Çünkü insanı bu sözlerde ifade edildiği biçimde davranmaya iten evrimleşmiş beyni ve o beyni yöneten genetik kodlarıdır. Cep telefonu, bilgisayar, elektronik alet edevat üreticisi olmasa da kullanıcısı olanların akıllarından çıkartmaması gereken, insan uygarlığının artık genetik koda bile müdahale edebilecek bir aşamaya gelmiş olmasıdır. Bu belki de tarihin bugüne kadar gördüğü en kritik teknolojik yetenektir. Bu yetenek aynı dinamit gibi insan toplumlarının lehine de kullanılabilir aleyhine de.

Asya’nın bir neslini yokeden tsunamiyi televizyonlarında izlerken dehşete düşenlerin, spekülatif yabancı sermaye bekleyip duygu fırtınaları içinde bayramlar yaparken deprem üslerini dikkatle izlemeleri ve o depremi tetikleyecek teknolojilere biraz daha yakından eğilmeleri, yaklaşmakta olan dalganın en temel niteliğini doğru anlamak için yaşamsaldır. Bu dalga en başta bugünün aktörleri olmak üzere bir kaç nesli silip süpürecek kadar güçlü bir tsunami olmaya adaydır.

Tuncer Şengöz - 30 Eki 2009 - 1:06

baudolino.jpg

Umberto Eco, Baudolino isimli romanında iki kahramanını tartıştırır:

 ”Boron şöyle diyordu: ‘… boşluk var olamaz, çünkü tüm büyük filozofların öğrettiği gibi, tabiat ondan nefret eder … nesneler yere doğru düşer ve demir bir heykel, bir kumaş parçasından daha hızlı bir biçimde düşer, çünkü hava heykelin ağırlığını kaldırmakta zorlanır, oysa kumaşın ağırlığını kolayca kaldırır. Kuşlar uçar, çünkü kanatlarını çırparak havayı harekete geçirir, ağırlıklarına karşın hava onları kaldırır. Hava olmasa, kuşlar düşer, ama dikkat et, başka bir cisimle aynı hızda. Sonuçta, eğer gökyüzünde boşluk olsaydı, yıldızlar sonsuz bir hıza sahip olurdu, çünkü düşerken, ya da dolanırken, çok büyük ağırlıklarına direnç gösteren hava tarafından tutulamazlardı.’

Arzruni karşı çıkıyordu: ‘Bir cismin hızının ağırlığıyla orantılı olduğunu kim söylemiş? Filoponos’un söylediği gibi, bu tamamen ona verilen hıza bağlıdır. Peki söyle o zaman, boşluk olmasa, nesneler nasıl yer değiştirirdi? Havaya çarparlardı, hava onların geçmesine izin vermezdi.’

‘Yok canım! Bir cisim, gittiği yerde bulunan havayı hareket ettirdiğinde, hava da gidip onun bıraktığı yeri kaplar! …” (Baudolino, Umberto Eco, Doğan Kitap, 1. Baskı, S. 316-317)

 Tartışma, herhangi bir çözüme ulaşmaksızın sürer gider. Eco, kahramanlarını kendi akıl yürütmeleri içinde taştırır durur. Bu tartışmalar bir sonuca bağlanamaz, çünkü Eco’nun kahramanlarının argümanları ne kadar akla yakın görünse de, tartışmalar bir takım doğa yasalarının henüz keşfedilmediği çağlarda geçmektedir.

Günümüzün finans tartışmaları da, Umberto Eco’nun kahramanlarının tartışmalarına benziyor. Herkes bu tartışmanın bir ucundan tutuyor ve kendi akıl yürütmeleri içinde sağa sola çekiştiriyor. Belki de, Eco’nun kahramanları bile bizim finans uzmanlarından bir adım ilerideydi; çünkü onlar henüz keşfedilmediği için hareket yasalarını bilmeseler de, herhangi bir cismin sonsuza kadar uçamayacağını, eninde sonunda yerçekimi nedeniyle “düşeceğini” biliyorlardı. Çünkü bütün yaşamları boyunca cisimlerin yere düştüğünü gözlemlemişlerdi. Bilmedikleri, sadece cisimlerin neden yere düştüğü idi.

Eco’nun kahramanlarının tamamen hayal unsuru olan bir gezegenin üzerinde yaşadıklarını düşünelim. Bu gezegenin yer çekimi çok zayıf olsun; Öylesine zayıf ki, bu gezegenin üzerinde cisimler serbest düşüşe bırakıldıklarında kahramanlarımızın yaşam sürelerinden daha uzun bir zamanda düşüyorlar. Acaba cisimlerin neden hareket ettiğini, nasıl uçtuğunu ve nasıl yere düştüğünü kahramanlarımız hangi gerekçelerle tartışıyor olacaklardı? Dahası, acaba yerçekimi yasası ve evrensel çekim yasası bu gezegenin üzerinde yaşayanlar tarafından ne kadar zamanda keşfedilebilecekti?

Belki ben de Umberto Eco’nun kahramanlarının akıl yürütmelerine benzer akıl yürütmeler yapıyor ve aslında konuyla hiç alakası olmayan sorular soruyorum. Olsun ben gene de sorular soruyorum. Bu, hiç soru sormamaktan daha iyidir.

Geçenlerde okuduğum bir makale, finans dünyasında her hangi bir an dikkate alındığında ayılarla boğaların kimler olduğunu sorguluyordu.  Bu makaledeki fikirlerden hareketle biz de sorgulayalım:

Makalenin yazarına göre, ayılar ve boğalar da kendi içlerinde kronik ayılar/boğalar ve spontane, ya da geçici ayılar/boğalar olarak ayrışıyorlar. Örneğin kronik ayılar var: Entellektüeller, nihilistler, anarşistler, kısacası var olan durumdan sürekli memnuniyetsiz olanlar. Bunların boğa karşılıklarına ise Polyanna’lar diyelim. İlkler hangi gelişme olursa olsun kötümser, ikinciler ise yaşanan felaket ne kadar dramatik olursa olsun iyimser. Makalenin yazarına göre, her iki grubun da kronikleri bütün içinde istatistik olarak azınlıkları temsil ediyor. Çan eğrisinin uçlarını temsil eden bu azınlıkların aksine, büyük çoğunluk, ortalarda yığılıyor. Ancak bu yığılma her zaman ya iyimserlere, ya da kötümserlere doğru meyilli. Başka bir ifadeyle, geçici anlar dışında, tam ortada dengelenmiş bir dağılım söz konusu değil. Belirli zamanlarda iyimserler, belirli zamanlarda da kötümserler çoğunluğu oluşturuyor. Bir anlamda ayılarla boğalar arasındaki geçişkenlik, bu iyimserlikle kötümserlik arasında gidip gelen çoğunluğun yer değişimi ile sağlanıyor. Makalenin yazarı, aşırı uçlarını kroniklerin temsil ettiği bu dağılımın bir yana aşırı yatmasının trend sonları olduğuna isabetle işaret ediyor. Daha basit bir anlatımla; büyük çoğunluklar Polyanna’lara yaklaştığında yükseliş trendlerinin, kronik kötümserlere yaklaştığında da ayı piyasalarının uçlarına ulaşılıyor.

bell3.gifbell7.gif

Bu durumu belki, Umberto Eco’nun kahramanlarından Boron’un verdiği örneğe benzetebiliriz. Şöyle diyor Boron:

Bir cisim, gittiği yerde bulunan havayı hareket ettirdiğinde, hava da gidip onun bıraktığı yeri kaplar! Dar bir yolda karşıt yönlere giden iki insan gibi. Karınlarını içeri çekerler, ikisi de duvara iyice sürtünerek, biri yavaş yavaş bir yöne doğru süzülürken öbürü de karşıt yöne doğru süzülür.

Bizim iyimserlerimizle kötümserlerimiz de öyle; Kitle bir yöne doğru aşırı yattığında, yattığı yöndeki bir şeyleri – Boron buna hava diyor, siz başka bir şey diyebilirsiniz – diğer yöne iter ve o yöne itilen şey de kitleyi gerisin geri çeker. Böylece iyimserlerle kötümserler arasında bir itme-çekme etkileşimi ile sonsuza kadar süren bir salınım yaşanır.

Kitlelerin Polyanna’lara aşırı yaklaştığı zamanlarda kronik kötümserlere ilgi minimum düzeydedir. Bu dönemlerde borsalar zirve yapar, sosyonomik arkaplanda iyimserlik saçan filmler izlenir, neşeli müzikler dinlenir, liderler el sıkışır, kucaklaşır, işbirliği anlaşmaları imzalanır, empati artar.

Kitlelerin kronik kötümserlere yaklaştığı zamanlarda ise, kronik iyimserlere ilgi minimum düzeydedir. Bu dönemlerde de borsalar dip yapar, sosyonomik arkaplanda korku, dehşet ve felaket filmleri izlenir, sert ve gürültülü müzikler dinlenir, liderler birbirlerini kıyasıya eleştirir, işbirliği yapmak güçleşir, empati kurulamaz.

Kitleler bir tarafa doğru ne kadar şiddetli bir şekilde yığıldıysa, o derecede büyük bir trendin sonuna ulaşılmış demektir. Bu nedenledir ki, en büyük fikir patlamaları büyük dereceli düşüş dalgalarının sonunda gelir. (1930 ve 40′larla 1970′lere bir de bu gözle bakın.) Aynı şekilde kitlelerin entellektüellerden uzaklaşıp, komedyenlere, sporculara, pop kültür kahramanlarına, kısacası “eğlendiricilere” en fazla yaklaştığı zamanlar da büyük dereceli yükseliş dalgalarının sonlarıdır. (1920′lere, 1960′lara ve 1990′lara bir de bu gözle bakın.)

Ancak hangi aşırılığa doğru yığılma olursa olsun, aksi yönde bir dalga kaçınılmazdır.

Bu şekilde bakıldığında, aslında bir aşırılığa ulaşılıp ulaşılmadığını anlamak sanıldığı kadar zor değildir. Zor olan, kitlenin yığıldığı yönden ayrılıp ters yöne doğru gitmektir. Çünkü bir şeyin niteliğini anlamak başka bir şeydir, bu niteliğe uygun davranışı geliştirmek başka bir şey.

Bütün bu teorik ve felsefi çorbanın bugünle ilgisi ne?

İlgisi şu: Gazetelerin, Ekonomik krizin sonu mu geldi? başlığı atması, sanıldığı gibi bullish bir sinyal değildir. Bugün açıklanan verilere göre, A.B.D. ekonomisi, 4 çeyrek sonra yüzde 3,5 büyüdü. Dikkat ederseniz, borsalar küçülmenin başladığı tarihlerde değil, çok daha öncesinde düşmeye ve 4 çeyrek sonra büyümenin geldiği haberinden de 7 ay önce yükselmeye başladı. Tarihsel analiz, hiç bir piyasa düşüşünün, iktisadi kötüleşme ile değil, tam tersine, her şeyin toz pembe göründüğü zamanlarda başladığını gösteriyor. Yukarıdaki anlatımı takip edersek, kitleler Polyanna’lara aşırı meylettiğinde, boğaların yakıtı da tükeniyor. Aynı şekilde, hiç bir piyasa yükselişi de iktisadi iyileşme ile beraber başlamıyor.

Neden böyle oluyor? Bu sorunun da cevabı çok basit: Piyasa hareketleri, bir neden-sonuç ilişkisini izlemiyor. İktisadi verileri de, piyasa verilerini de aynı kitleler ortaya çıkartıyor. Sadece piyasalar, kitlelerin kronik iyimserlerle kronik kötümserler arasındaki salınımının ilk sinyallerini çok daha erkenden veriyor. Çünkü, finansal piyasalarda geçişkenlikler çok daha hızlı.

Gelelim, bu salınımın teknik görüntüsüne:

dji_29102009.jpg

Dow Jones Sanayi Endeksi, daralan büyük bir kanalın içinde, genişleyen daha dar bir kanalla hızla %50 geri alım seviyesine yaklaşıyor. Bu seviye, hemen hemen alçalan trend çizgisiyle de çakışıyor. Bu çakışma, endeksi bir mıknatıs gibi çekiyor ve mıknatısın çekimi ile beraber kitleler hızla Polyanna’lara doğru yığılıyorlar. Hatırlayın; piyasa, Kasım-Mart diplerine doğru vururken Polyanna’lar değil, entellektüeller rağbet görüyordu. Şimdi sahne yeniden Polyanna’ların; En iyimser yorumlarıyla krizin bitişini müjdeliyorlar.

Ancak teknik dinamik ilginç bir sinyal veriyor: Daralan büyük kanal, orta-uzun vadede hareket edenlerin Polyanna’cılık oyununa çok da rağbet etmediğini, genişleyen küçük kanalsa, kısa vadede hareket edenlerin her iyimserlik dalgasında şampanya patlattığını gösteriyor. Etraflarında olan bitene kimler orta-uzun vadede, kimler kısa vadede bakar sorusunun yanıtını bir de küçük ipucu vererek size bırakıyorum. Balıklar hafızalarının zayıflığı ile, filler ise güçlülüğü ile bilinirler.

elephant.jpg

Tuncer Şengöz - 05 Eki 2009 - 11:43

sun__.jpg

Blog’da daha önce, Çevresel Çöküş ve Aynı Borsaya Benziyor başlıklı yazılarda, güneş etkinliklerindeki yavaşlamaya dikkat çekmiştim. Güneş lekelerinin iyice azaldığı bir dönemden geçmeye devam ediyoruz ve 2009 yılının 9. ayı biterken güneşten hala ses seda yok:

sunspot_05102009.jpg

Temmuz ayındaki küçük kıpırdanmanın ardından, Ağustos ayı da güneş lekesi gözlenmeksizin geçti. 3 Eylül’de NASA resmi sitesinde Are Sunspots Disappearing? (Güneş lekeleri yok mu oluyor?) başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazının sonunda, şöyle deniyor:

Eğer güneş lekeleri kaybolursa, bu ilk kez olmayacak. 17. yüzyılda güneş, bilim insanlarını şaşırtan, Maunder minimum denen 70 yıllık bir lekesizlik dönemine girmişti. Lekesizlik 1645′de başlamış, 1715′de sona ermişti; Bu dönem boyunca tarihin en iyi astronomları (örn. Cassini) güneşi dikkatle izlemiş ve alışılmış binlerce lekenin aksine, yılda bir kaç düzine dışında güneş lekesi gözlemleyememişti.

Bugünlerde NASA astronomları, 17. yüzyıla benzer bir güneş etkinliği yavaşlaması dönemine girip girmediğimizi tartışıyorlar. 1645-1715 dönemi ve sonrası finans tarihi bakımından da çarpıcı bir dönemdi. 1645 öncesinde Lale Köpüğü, 1715′de ise İngiltere’de South Sea ve Fransa’da Mississippi Projesi köpükleri yaşanmıştı. Aradaki yıllar ise, uzun bir Supercycle düzeltme dönemiydi. 1715′de İngiltere ve Fransa’da finansal pazar çöktükten sonra bir durgunluk dönemi ve ardından güneşteki etkinliğin de artmasıyla beraber, 300 yıla yakın bir yükseliş dalgası başlamıştı.

Güneş’teki etkinliği izlemeye devam ediyoruz.

Tuncer Şengöz - 29 Eyl 2009 - 8:51

merkel.jpg

Almanya’da seçim sonuçları belli olduktan sonraki ilk gün, Dax hızlı bir satış dalgası ile güne başladı, daha sonra toparlandı ve günü %2.77 artışla tamamladı. Böylece piyasanın ilk tepkisi önce küçük bir satış dalgası, ardından da coşkulu alımlar oldu. Dax’ta neler olup bittiğine bakmadan önce, dikkatimizi seçim sonuçlarına ve bu sonuçlarla ilgili bazı gözlemlere çevrelim:

germany_election.jpg

Bu sonuçlarla ilgili, Sn. Erdal Şafak’ın bugünkü Sabah gazetesindeki değerlendirmesi şöyle:

  • Almanya’da Hıristiyan Demokrat Parti’nin göreceli zaferiyle sonuçlanan genel seçimler birçok “İlk” üretti.
     İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin en düşük katılımıyla karşılaşıldı: Seçmenlerin sadece yüzde 70′i sandığa gitti. Oysa örneğin 4 yıl önceki seçimde bu oran yüzde 77′nin üstündeydi.
  •  Hür Demokrat Parti yüzde 14 ile yine İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin en yüksek oy oranına ulaştı.
  •  Yeşiller yüzde 10.7 ile tarihlerinin en yüksek oranını elde ettiler.
  • “Solun solu” diye tanımlanan Sol Parti (Die Linke) yüzde 11.9 ile kendi rekorlarını kırdılar. Ve en önemlileri:
  •  Hıristiyan Demokrat Parti, 1949′dan bu yana, yani İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin en düşük oyunu bu seçimde aldı: Yüzde 33.9
  •  Sosyal Demokrat Parti de aynı şekilde, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin en ağır yenilgisini bu seçimde tattı: Yüzde 22.9.

… Anlamı: Almanlar “Klasik” iki büyük partiden uzaklaşıyor. Sağ eğilimli seçmenler liberallere, yani Hür Demokratlar’a kayıyor, solcular ise ya solun soluna yöneliyor ya da sandığa gitmemeyi tercih ediyor.

Bu sonuçları “Avrupa sosyal demokrasisi küreselleşme sorunlarına çözüm getiremiyor” biçiminde değerlendirdikten sonra, Şafak şu sonuca ulaşıyor: “Light sol’un iflası“.

İngiltere, İtalya ve İsrail’den sonra Almanya’da da sosyal demokratların ağır bir yenilgiye uğraması ve siyasal yelpazenin paramparça olması sürpriz mi?

27 Mayıs 2007 tarihli Not Defteri güncellemesinde, Avrupa’da yapılan seçimlerin tarihçesini inceledikten sonra şu değerlendirmeleri yapmıştık:

1970′lerde %90′larda seyreden seçimlere katılım oranı 1980′lerde %80′lere, 1990′larda ise %70′lere gerilemişti. 2005 seçimleri, %77.7 ile son 35 yılın en düşük katılımlı seçimi oldu. İngiltere’den farklı olarak, Almanya’nın siyasi haritası çok daha renkli. Ancak gene de bir tarafta Sosyal Demokratların (SPD), diğer tarafta ise Hristiyan Demokrat ittifakın olduğu ikili bir sistem var. Bu iki ana siyasal akım, 1970′lerde toplam oyların %80′inden fazlasını alırken, 1980′lerden beri %70′ini alıyor. 1970′lerden beri %5′le %7 arasında oy alan Liberal Demokratlara (FDP), 1980′lerde %5-7 oy yüzdesi ile Yeşiller eklenmişti. 2005 seçimlerinde bunlara bir de %8 oy alan Sol Parti eklendi. Şimdilik hala iki eksenli gibi görünen Alman demokrasisi, gitgide 5-6 partili bir sisteme dönüşüyor. Sosyal Demokratlarla Hristiyan Demokratlar en son 1980 seçimlerinde sırasıyla %44,5 ve %46 oy alarak birbirlerine çok yaklaşmışlardı. Son üç seçimdir yarış başabaş devam ediyor; Ancak bu kez %40 civarında.”

Son seçimlerde Hristiyan Demokratlar %33.8′e, Sosyal Demokratlar ise 23′e geriledi. Buna karşılık FDP büyük bir sıçrama ile %14.6′ya, Yeşiller %10.7′ye, Sol Parti ise %11.9′a yükseldi. Başka bir deyişle, finansal yapıyla beraber, siyasal-toplumsal yapı da çözülmeye başladı. Bu durumu bundan iki sene önce “sosyonomi gözlemleri” başlığı ile şu şekilde dile getirmiştik:

“Güçlü dalgalar, güçlü siyasal akımları ve liderlikleri de beraberinde getirir. Aynı zamanda, güçlü duygusal trendler uzlaşı dalgaları oldukları için, insan kitlelerini büyük merkez partilerinde toplar. Yarım yüzyıldır Batı’da ilerleyen güçlü yükseliş dalgaları da merkezde toplanmış büyük partileri ve Almanya’da Willy Brandt, Helmuth Kohl, İngiltere’de Margaret Thatcher, Tony Blair, Fransa’da François Mitterand gibi güçlü liderleri tarih sahnesine çıkartmıştır. Şüphesiz ki her ülkenin kendisine özgü tarihsel ve sosyolojik özellikleri vardır. Ancak genel seçmen davranışı, dalganın karakteri ile doğrudan ilgilidir.

Avrupa demokrasilerinde, yükseliş dalgası son 15 yıldır gitgide zayıflıyor. Bu zayıflamayı, hem seçimlere katılım yüzdelerinin azalmasından, hem siyasal merkezde toplanan oyların dağılma eğiliminden, hem de her geçen on yılda düşük profilli liderlerin sahne almasından kolayca anlıyoruz. Seçimlere katılım oranının azalması, temsili demokrasilerin zayıflama eğilimine girdiğini, ana siyasal akımların oy oranlarının azalması ise uzlaşının çözülmekte olduğunu göstermesi bakımından önemli. Lider profillerinin düşüşü ise, hem ulus devletlerin zayıflaması, hem de yükseliş dalgasının güç kaybetmesi ile ilgili.

Almanya’da Merkel, Fransa’da Nicolas Sarkozy vizyon yitiminin ve sıradanlaşmanın tipik örnekleri. İngiltere’de Tony Blair sonrası ise meçhul. Avrupa demokrasilerinde gitgide dağılmakta olan siyasal yapı hem merkezin yer değiştirmekte olduğunu göstermesi bakımından önemli, hem de 21. yüzyıla damgasını vuracak olan söylemin, 20. yüzyıldan çok farklı olacağının sinyalini vermesi bakımından çarpıcı.” (Aylık Strateji Raporu, Haziran 2007)

Büyük dereceli dalgalar ilerler ve insan kitlelerini bu şekilde savururken, piyasa tepkileri geçici ve uçucudur. Dax endeksindeki dünkü ralli de öyle …

dax_280909.jpg

Heyecan bir kaç gün sürecek, daha sonra büyük dereceli dalgaların dinamiği işlemeye başlayacaktır.

Tuncer Şengöz - 30 Tem 2009 - 12:43

bogota_maiden.jpg

Efendim, geçtiği bir güzergahta, Başbakan’a metalci boynuz işareti yapan bir kaç genç göz altına alınıp bir tam güne yakın sorgulanınca, konu değişik boyutlarıyla gündeme düşüverdi. Haklar, özgürlükler kısmını hızla geçiyorum; Basında yeterince tartışıldı. 1980 sonrasının uysal nesillerinin “metalci selamı” yapmasının bile hoş görülmemesi normaldir. İlk eğitimden, orta öğrenime, şansları varsa yüksek liseden (üniversite demeye dilim varmıyor) çalışma hayatına kadar, kafalarına vurula vurula yetiştirilip sokaklara salıverilen bu yeni nesillerin etliye sütlüye karışması hiç istenmedi ki. Ellerine elektronik oyuncaklar verildi, bilgisayarların başındaki hayali dünyalara esir edildiler ve sadece muhafazakar ahlakın sınırları içinde uslu uslu oturup kendi küçük dünyalarında yaşayıp gitmelerine müsade ettiler. O küçük dünyaların sınırlarının ötesi onlara ait değildi. Böyle masum bir şekilde, protesto amaçlı filan bile değil, sadece selamlamak için başbakana işaret yaptıklarında bile kafalarına bir sopa vurmak yeterliydi.

Bundan beş sene kadar önceydi. Yngwie Malmsteen konserine girmek üzere, Harbiye açıkhava sahnesinin önünde bekliyorduk. Kapılar kapalıydı ve dışarıda siyah tişörtler giymiş gençlerle beraber kuyruktaydık. Biletimiz cebimizdeydi ve konserin saat 20:00′de başlayacağı duyurulmuş olmasına rağmen saat 20:45′e geliyordu. Ne bir itiraz vardı, ne ses yükseltme. Kuzu kuzu bekleşiyorduk. Sonra kapılar açıldı ve içeri girdik. Bir 45 dakika daha kuzu kuzu bekledik.Bir Rock konseri için gelmiştik ve sahnenin hemen önündeki protokol locasının mühim davetlilerinin gelmesini bekliyorduk. Böylece konser 1,5 saatlik bir gecikme ile başlamıştı ve Malmsteen gitarının tellerine ilk notaları vurana kadar da uysal kalabalıktan en küçük bir sızlanma sesi bile çıkmamıştı.Bizim ülkemizde “Rokçılık” ve “Metalcilik” de işte ancak bu kadar oluyordu. Bir iki metal selamı yap, kafanı sallayarak müziğe eşlik et, konser bitince “ne konserdi be abi” de, ertesi gün git sana dünyadaki fiyatların iki katına satılan CD’leri satın al, üzerinde albüm kapağının resmi basılı siyah tişörtünle Bağdat caddesinde iki tur at, senden büyük rakçı/metalci yok.

Gelelim cehaletin doruklarındaki gazete yazarlarımıza. Onlar dünyadaki hiç bir dalganın üzerinde surf yapmadıkları, o kültürlerle hiç bir alışverişleri olmadığı ve neyin ne olduğunu kenarından köşesinden bile bilmedikleri için, gece yarısı hortlak görmüş gibi irkiliverdiler. Vay efendim, “başbakana şeytan işareti yapan bu yoz kültürlü gençler isyana mı kalkışıyorlar? İyi olmuş deyyuslara, bir günü karakolda geçirmişler, az bile yapılanlar!”

Muhafazakarlık dünyanın her yerinde aynıdır. Bilmediğinden, tanımadığından, ezberine aykırı olandan korkar. Aklına hemen kötülük işaretleri gelir, geceyarısı vampir görmüş biri gibi sarmısağa sarılır.

Korkmayınız efendim; o metalci boynuzu tağyir, tebdil, ilga amaçlı kullanılmaz. Daha çok bir sempati ve iyiniyet gösterisi olarak yapılır. İçinde biraz batıl inanç vardır ve metalcilerin büyükbabası Ronnie James Dio’nun yaygınlaştırdığı bir işarettir. O da babaannesinden öğrenmiştir. Babaannesi ise cadı filan değildir, inançlı bir katoliktir.

dio.jpg

Peki bu “yoz kültür”ün kaynağı ne? Metalci deyince neden akla hemen şeytan, satanizm filan geliyor? Hikaye uzun, ama meraklı bir beyin için günümüzde internet de dahil olmak üzere araştırılacak bir sürü kaynak var. Aklınıza hemen kiliselere saldıran İskandinav metalcileri gelmesin. Onlar türün içinde marjinal kalanlar. Bir de tabi ticari başarı elde edebilmek için her türlü acaipliğin mübah olduğu bir garip dünyada yaşıyoruz; Kimi 45 yaşından sonra estetik cerrahlarının elinde yontuluyor, kimisi de böyle işin cılkını çıkartıyor. Siz hemen galeyana gelmeyiniz.

Gelelim rock’ın ve metalin kökenlerine. Hikaye uzun. Bir anlatmaya başlarsak sayfalar tutar. Biz kısaca özetleyip neyin ne olduğunu anlamaya çalışalım:

Metalci deyince dünyada herkesin aklına aynı şeylerin gelmediğinden başlayalım. İskandinavya’ya doğru uzandığınızda, metalci deyince akla genellikle “gırtlaklanan biri” gibi genizden çıkarttıkları sesle şarkı söyleyen Death Metalciler gelir. Amerika’da travesti görünümlü Mötley Crüe, İngiltere’de British metalciler, yeni yetme gençler arasında Rap’le karışık gürültüler çıkartan Limp Bizkit, Korn, Faith No More, Rage Against the Machine gibi gruplar… (Matrix filminin sonunda Neo gökyüzüne uçarken, fonda çalan Wake Up şarkısını hatırladınız mı? İşte Rage against the Machine grubu o.) Eski kuşak rockçılara sorsanız size Black Sabbath, Motörhead filan diyeceklerdir. Bir de pop metal var; Bir zamanlar yıldızı parlayıp sönen Europe, Bon Jovi filan gibi temiz yüzlü çocuklar bu kategoriye giriyor.

Metal ne zaman ve nasıl doğdu? Kimine göre Steppenwolf’un 1968 tarihli Born to be Wild şarkısı ile, kimine göre 1960′ların sonu-70′lerin başında Led Zeppelin’in Whole Lotta Love ve Black Dog şarkılarıyla. Kimine göre Deep Purple’ın Black Night, Highway Star gibi şarkılarıyla, kimine göre de Uriah Heep’in 1970 tarihli Very ‘Eavy…Very ‘Umble albümünün açılış parçası olan Gypsy ile. Kimilerine göre de Black Sabbath’ın 1970′lerin başındaki albümleriyle. Bu dalgayı kimin başlattığı önemli değil. Genel kabul türün, 1960′ların sonu ile 1970′lerin başına tarihlenmesi gerektiğinde.

Bu tarihlerin özelliği nedir dediğimizde, karşımıza çok tipik bir sosyonomik gerçek çıkıyor: 1960′ların sonunda boğa piyasası bitiyor, iyimserlik dalgası geri çekiliyor ve teknoloji çağı içinde aya ayak basılmasıyla beraber bir dönem sona eriyor. Meşhur ’68 kuşağı gençler sahneye çıkıyor. Dünyaya dalga dalga bir negatif duygusal trend yayılıyor.

Her ekonomik kriz, en fazla çalışan kesimleri hırpalar. En büyük hak kaybına bu kesimler uğrar. Doğal olarak negatif duygusal trendin idolleri de bu kesimlerden çıkar. İşte Rock müziğinin sertleştiği ve metale doğru evrildiği bu dönemde de öyle oluyor. Başta İngiltere’nin işçi mahallelerinden gençler, ellerinde gitarlar ve davul bagetleriyle bir anda sahneye çıkıveriyorlar. Onların karşı çıkışı ve isyanı, abilerine göre daha bireysel, apolitik ve uçuk. Arada derede kaldıkları için bu isyanı giyim kuşamlarında, “kötülük sembolleri”nde, saç ve sakallarında, daha sonraki dönemde bileklik, zincir gibi aksesuarlarda ortaya koyuyorlar. Hollywood sineması, o dönem korku filmleriyle zirveye çıkarken, gençler bir karşı kültür geliştirip, o dönemde korku filmlerinin anti-kahramanları ile benzeşmeye başlıyorlar. Abilerinin ve ablalarının artık bıktırıcı hale gelmiş entellektüel tartışmalarına da isyan ediyor gençler ve kendi pop kahramanlarını buluyorlar. Böylece Aleister Crowley gibi acaip adamlar bu yeni-rock kültürünün içinde kendisine yer buluyor. 1970′ler biterken, gençlerin büyük çoğunluğu, bu gürültülü türden kopmaya başlıyor. Önce bir Punk dalgası gelip geçiyor. Müzikal virtüözite yerine, basit tınılar ve bıktırıcı tekrarlarla iş, görüntü fetişizmine dönüşüyor. Sonra Michael Jackson, Madonna gibi pop figürler ana gövdenin önemli bir kısmını pop dalganın içine çekiyor. 1980′lerle beraber yeni Sağ yükseliyor. Artık isyan değil muhafazakarlık, sosyalizm değil neo-liberalizm, “kötücül” semboller değil uysal ve “iyicil” semboller moda. Ama yeni Sağ, çalışan kesimlerin üzerinden bir kasırga gibi geçiyor. Bu kasırga, 1950 ve 60′lardaki bütün kazanımları birer birer yok ediyor. Tüketim toplumunun cazibesi, çalışan kesimlerin itirazlarına müttefik bulmasını güçleştiriyor ve ikinci bir çalışan sınıf alt kültürü bu dönemde yükselmeye başlıyor. Bu dalga da İngiltere’de filizleniyor. Bu dalganın pop kültürdeki yansıması ise, New Wave of British Metal. Başı, Iron Maiden, Judas Priest, Motörhead, Diamond Head, Angel Witch gibi gruplar çekiyor. Bu yeni British metal dalgasında gitar sayısı ikiye çıkıyor.Davul ve bas biraz daha sertleşiyor. Bu gruplar Evil (kötülük), Devil (şeytan), Beast (Şeytan ya da Anti-christ) gibi konuları fazla işledikleri için de, kısa sürede isimleri Sataniste çıkıveriyor. 1980′lerin sonunda yeni bir dalga geliyor. Bu türde tempo ve agresyon iyice artıyor. Metallica, Slayer, Megadeth gibi gruplar başı çekiyor. Bu da isyankar bir tür ve 80′lerin sonu ile 90′lara damgasını vuruyor. Bir sonraki dalga ise, İskandinavya’dan yükseliyor. Norveçli ve İsveç’li grupların başını çektiği Death Metal’de hem işlenen konular, hem de müziğin sert ve aşırı vurgusu muhafazakarları iyice rahatsız etmeye başlıyor. Bütün bu sert ve isyankar vurgular, heavy metalin potasında eriyince, yükselen iyimserlik dalgası içinde bir çalışan sınıf alt-kültürü olarak metalciler marjinal meczuplar olarak sürekli muhafazakar çevrelerden eleştiri alıyorlar. Bazı metalci gençler intihar etmek, satanist deneyimlere girişmek gibi vahim işlere girişince, Judas Priest, Twisted Sister gibi grupların elemanları mahkeme önüne çıkıp savunma yapmak zorunda kalıyor. Medyanın abartılı başlıklarla verdiği bu gibi haberlerle de, aslında gençleri umutsuzluk içinde savuranın bu metalci sapkınlar olduğu kamuoyuna duyuruluyor. Her şey yolunda ama bu sapkınlar gençleri kötü yola sürüklüyor propagandası o kadar güçlü ki, şeytanın, kötülüğün “öteki” üzerinde sembolleştirildiği bir dünyada günah keçisi de bulunmuş oluyor.

Dalga 2000′lerde yön değiştirmeye başlıyor. Finansal krizlerle ilk sinyalleri gelen kötümserlik dalgası büyüdükçe, metalci grupların sayısı artmaya, metal konserleri dolup taşmaya başlıyor. Medya, popçuları yıkayıp yağlamaya devam ededursun, hiç bir medya desteği olmaksızın metal grupları ortalığı kasıp kavurmaya devam ediyor. Yaşı artık 50′leri aşan üyeleriyle Iron Maiden’ın Hindistan’dan Avustralya’ya, Japonya’dan Orta Amerika’ya, Güney Amerika’dan Kanada’ya uzanan turnesinde stadyumlar, meydanlar dolup taşıyor. Konsere giremeyenlerin sayısı, bilet bulabilenlerin sayısını aşıyor. Polonya, Brezilya, Hollanda, İsviçre, Doğu Avrupa gibi bir önceki metal dalgasına dışarıdan bakmış ülkelerden çıkan yeni gruplar yepyeni müzikal deneyimlere girişiyorlar.

Kısacası, nesiller gelip geçiyor, ama metal daha büyük kitleleri kucaklayarak yoluna devam ediyor. Örneğin Iron Maiden turnesinin dökümanter kayıtlarında Avustralya’lı bir aileyi görüyoruz. Anne-babanın yanında bir genç, bir de onlu yaşlardaki kız hep beraber siyah tişörtleri ile konsere gidiyorlar. Japonya’da 8-9 yaşlarında bir kız çocuğu kendisine uzatılan mikrofona “stay heavy” diyor. Costa Rika’da 20′li yaşlarında bir genç konsere girmek için birbirini ezen arkadaşlarını göstererek “işte budur” diyor. Peru’da, Şili’de en ön sıralarda 10′lu yaşlardaki çocuklar, dedeleri yaşındaki adamların şarkılarının İngilizce sözlerine eşlik ediyor. Arjantin’de koskoca bir stadyumu dolduranların hepsi birden “fear of the dark”ı söylüyor.

İşte metal böyle bir şey. Çok yüzeyinden geçerek bu dalgayı anlatmaya çalıştım. Bizim cahil ve bilgisiz gazete yazarlarımız siyah tişörtlü birini görünce “satanist” diye yerinden hoplayadursun, 20. yüzyılın son çeyreğine ve 21. yüzyılın ilk yarısına damgasını vurmuş bir dalgadır metal. Mumbai’de banliyö treninden sarkarak, tam üç ayda biriktirdiği parayla konsere gelen Hintli’yi, Honduras’ta konsere gidebilmek için, izin alamadığı işinden istifa eden çalışanı, Brezilya’da çocuğunun adını Steve Harris koyan rahibi, maça giderken uçağın pilotunun Bruce Dickinson olduğunu öğrenince hep bir ağızdan Aces High’ı söyleyen İngiliz milli futbol takımını, konserlerde en ön sırada yer tutan İran’lıları, Dubai’de konser alanını dolduran Arapları, heavy metalin köklerini araştıran Kanadalı antropoloji öğrencisini ve Türkiye’de sosyonomi ve dalga prensibi üzerine yazılar yazan makina mühendisini aynı zevklerde birleştirir.

aces_high_mumbai.jpg

Ne diyelim…
Bir şey demeyelim: In your life you may choose desolation, and the shadows we build with our hands, if you turn to the light, that is burning in the night, then the Journeyman’s day has begun… Up the Irons diyelim geçelim.

Tuncer Şengöz - 28 May 2009 - 12:52

dunyayi_kurtaran_adam.jpg

Son günlerde Cüneyt Arkın’ın sağlığıyla ilgili medyada yayınlanan haberlerin bizzat kendi ağzından yalanlandığını sevinçle öğrendik. 1970′lerin Malkoçoğlu Cüneyt Arkın‘ı, benim kuşağım için çok özel insanlardan biridir. Çevirdiği filmlerle, o müthiş bakışı ve karizmatik duruşuyla bir döneme damgasını vurmuş, Türk sinemasının en üretken emekçilerinden biridir. Kendi web sitesindeki ifadeyle, “belki ölürüm, belki aç kalırım, ama asla yıkılmam” diyen bir güzel insandır. En kısa zamanda sağlığına kavuşarak normal hayatına dönmesini beklediğimiz Cüneyt Arkın, 30 Temmuz 2006 tarihli bir sosyonomi analizimize konu olmuştu:

Uzay çağı geçmiş, zaman ve yaşam galaksi çağına ulaşmıştır. Yüzbinlerce yıl geride kalmış, dünya ve gezegenler sistemi uzayda galaksi sistemine dönüşmüştür. Medeniyetler, tarihler geride kalmış, insanlar ilk çağlardaki gibi basit yaşamla yetinmeye başlamışlardı ve bütün güçleriyle ölümsüzlüğü bulmak, devamlı yaşamı sağlamak için amansız bir çalışma ve mücadeleye girişmişlerdi. Bu çağlarda dünya milletleri, medeniyetleri, ırkları, dinleri ayrı devletler halinden çıkıp tek bir varlık haline geldiler. Tek bir dünyalının yaşayışları ve kavimleri galaksi çağının dünya insanlarını meydana getiriyordu. Dünya çılgın bir nükleer silahlanmanın sonucu olarak yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti. Dünya bu gibi tehlikeleri bir kaç kez geçirmiş, hiçbir kuvvet dünyayı yok edememiş fakat dünya bazı zamanlarda parçalara ayrılmış, dünyadan kopan parçalar uzayda meteor taşları haline gelmişti.

Bazı gezegenlerde hayat devam etmekte, yaşam sürmekteydi. ama nükleer savaş çok hızlanmıştı. Hükmetmek, daha güçlü olmak için bu güzel, mutlu dünya delice parçalanırken birden gizli ve çok güçlü bir düşmanla karşı karşıya kalındı … Dünyalılar toplandılar, kavimler biraraya gelip çare aradılar. Tek çare düşmanı bulup savaşmaktı. En güçlü, en büyük iki Türk savaşçısı ve diğer dünyalılar uzaya açılıp, bilinmeyen düşmana savaş ilan ettiler.” (Dünyayı Kurtaran Adam, Açılış konuşması)

 Giriş cümlelerinden finaline, afişinden bugüne kadar gördüğü olağanüstü ilgiye kadar her yönüyle acaip bir filmdir Dünyayı Kurtaran Adam. 1982 yılında çevrildiğinden beri 24 yıl geçmiş olmasına rağmen hala konuşuluyor, tartışılıyor olması da Yeşilçam için ilginç bir satırbaşı olsa gerek. Binbir acaiplikle dolu bu filmin herhangi bir sinema değeri taşıyıp taşımadığı konunun uzmanlarının ilgi alanına giriyor. Oysa filmin adından zamanlamasına kadar pek çok unsur, geçmişi, bugünü ve yarını anlamak bakımından bizlere oldukça ilginç ipuçları veriyor.

Herşeyden önce, filmin isminden başlayalım. Dünyayı bir tek adamın kurtarabilmesi düşüncesi başlıbaşına bir ilginçlik. Daha da önemlisi, birilerinin böyle bir işe soyunmuş olması. Ne demek “dünyayı kurtarmak”? Özellikle de günümüz genç kuşakları için oldukça anlamsız bir kavram bu. Çünkü onlar abilerinin ablalarının aksine, rakı sofralarında bile olsa hiç, bırakın dünyayı, memleketi bile “kurtarmadılar”. Derin sosyo ekonomik analizlerle başlayıp, coşku selleri ile biten sohbetler hiç yapmadılar. Bu nedenle de bir önceki kuşağın, bu ritüelimsi birlikteliklerini hiç anlayamadılar. Bir kaç onyıllık zaman dilimi ile ayrılan iki kuşak, bu “kurtarma” sendromları nedeniyle birbirine hep kuşku ve yadırgama ile baktı bu yüzden.

Bir önceki kuşak, Malatya serdarı Battal Gazi rolündeki Cüneyt Arkın’ın tek başına Bizans’ı fethettiği filmler ile büyümüştü. Daha küçük yaş kuşağındakiler bu filmleri tebessüm ve alayla izledi. Daha sonra gelenler ise en basit insani tepkileri bile vermediler. Çünkü “acaipliğin” de bir sınırı olsa gerekti. Bu nedenle idealler ve bir şeyleri bir şeylerden kurtarma heyecanları kuşaktan kuşağa söndü gitti. Bu, sadece değişen sosyal çevrenin bir sonucu değildi. Aynı zamanda algıyla ilgili bir şeydi. Yakın kuşakların algısında, eğer kurtarma, kurtulma sözkonusu ise, bu bireysel olmalıydı. Çünkü gemisini kurtaran kaptandı, her koyun kendi bacağından asılırdı. Bir önceki kuşak da, zaten zaman içinde dünyayı, memleketi kurtarmaktan vazgeçti. Topyekun vahşi bir cangıla dalıverdi herkes, birbirini eze eze.

Peki bu algısal değişim içinde 1982 tarihli Dünyayı Kurtaran Adam nereye oturuyor? 16 Ocak 2005 tarihli Not Defteri’nde, 70’lerin ortalarında iyimserlik dalgası zirve yaparken, o günlerin ruh halini ifade eden bir şarkının yükselmekte olduğuna dikkat çekmiştim: Hayat Bayram Olsa. İyimserlik dalgasının son haykırışıydı bu şarkı. Hemen hemen aynı günlerde dillerde dolaşan bir başka şarkı ise daha o günlerde, yaklaşmakta olan çöküşün sinyallerini veriyordu: Batsın Bu Dünya. Hayat Bayram Olsa ile Batsın Bu Dünya’nın savaşını ikincisi kazandı. Hayat bayram olmadı, tam tersine, dünya “battıkça battı”. Çünkü 1950’lerin ortalarında filizlenen ve kendisini müthiş bir pop patlama ile hissettiren iyimserlik ve coşkunluk dönemi, ömrünü tamamlamak üzereydi. Dalganın ilk şoku, kendisini öfkeli bir çatışma kültürü ile hissettirdi. İlk şok 1980’lerin başında sona ererken, önce Hayat Bayram Olsa marjinalleşmişti. Kendisini oldukça aşırı görüntülerle hissettiren olumsuz ruh hali dalgasının ilk medi geçici olarak geri çekilirken, cezirde kısa süreli bir toparlanma ile beraber “uçuk” ve temelsiz bir iyimserlik yeniden hakim oldu.

Bu tip, çok daha derinlere gidecek düşüşlerin ilk tepki aşamasında iyimserlik, öncekinden de güçlü bir şekilde geri gelir. Finansal grafiklere, tepki yükselişleri olarak yansıyan bu görüntülere teknik terimlerle geri dönüş çabası diyoruz. Bu çabalar başarısız kalmaya mahkumdur. Çünkü uzun sürmüş iyimserlik dönemlerini her zaman, uzun sürecek kötümserlik dönemleri izler.

1980’lerin ortalarına doğru yaşanan geçici iyimserlik de başarısız bir geri dönüş çabası idi. Bu başarısız geri dönüş çabası, kendisini bir takım pop unsurlarla ifade ediyordu. İşte Dünyayı Kurtaran Adam da, bu temelsiz ve uçuk iyimserliğin en uç ifadelerinden biriydi. Geçmişin Battal Gazi’si, artık memleket filan değil, resmen dünyayı kurtarmaya soyunmuştu. Bu vurgudaki bir film bile, iyimserliğin abartılı dozunu anlatmaya yeterdi. Dünyayı kurtaran Cüneyt Arkın’ı izleyen kitlelerin duyguları hayatın diğer alanlarında da görünür oldu. O günlerde yükselen “çağ atlama” klişesi, hastalık salgını gibi yayıldı. Çağ atlandığını zanneden kitleler, sürüler halinde bankerlere hücum etti. Daha sonraki yıllarda da etkisini sürdürecek bir borçlanma ve aşırı tüketim çılgınlığı yaşandı. Ölçüsüz, kuralsız bir çoşkunlukla herkes atlanan çağa uygun davranış kalıpları oluşturmaya başladı.

Bu dönemde, küresel olarak da yeni bir sayfa açılıyordu. Batı metropollerinde 1970’lerin bunalımları sona ermiş, Yeni Sağ’ın karizmatik liderlerinin öncülüğünde iyimserlik ve kendine güven geri gelmişti. ABD’de Ronald Reagan, İngiltere’de Margaret Thatcher, Almanya’da Helmut Kohl, 1980’lerde yükselen liberal-muhafazakar değerlerin sembolleri oldular. Ana borsa endeksleri yeni zirvelere yönelirken yavaş yavaş neo-liberalizmin bayrağı yükseliyordu. 1970’lerin protest gençleri hızla sahneden çekildiler. Onların yerini aşırı bireyci ve tüketim tutkunu gençler aldı. Sinemada korku ve dehşet filmleri, pop müzikte kısa bir süre için parlayıp sönen Punk-Rock dönemi sona erdi. Sinema salonlarını sulu Holywood filmlerini izlemeye gelen gençler doldurdu. Artık pikapların yerini kaset çalarlar almaya, müzik setlerinden gürültülü Rock müziği değil, Michael Jackson ve Madonna’nın pop müziği yükselmeye başlamıştı. Kent meydanlarından çekilen uzun saçlı ve isyankar gençlerin yerini lüks arabalar, abartılı bir gösteriş tutkunluğu ve yeniden başlayan futbol, basketbol ve beyzbol çılgınlığı aldı.

Bu dönemde kötümserlik trendleri zayıfladı. Pop kültürde de olumsuz ruh halini simgeleyen unsurlar gerilemeye başladı. Her ne kadar sinemaları komedi filmleri, ekranları salon komedisi diziler istila ettiyse de, kitap dünyasında hala en çok satanlar Tom Clancy’nin kurgu savaş romanları ve Stephen King’in korku romanlarıydı. 1970’lerin sonunda disco müziğinin Hard Rock ve Progressive Rock’ın saltanatına son vermesinin ardından yetişen yeni nesil Rocker’lar, abileri kadar olmasa da sisteme eleştirel tavırlarını sürdürdüler. 1980’lerin ortalarında doğan New Wave of British Heavy Metal, Iron Maiden, Judas Priest, Dio, Motörhead gibi Rock tarihinin en büyüklerini yetiştirdi. Thrash Metal ismi verilen türde ise Metallica, Megadeth gibi grupların yıldızı parladı. On yıl geçtikten sonra da Rock bir yaşam biçimiydi, ancak Yeni Sağ, pop müzikte olduğu gibi yeni jenerasyon Rocker’larda da etkilerini gösteriyordu. NWBHW’in ünlü gruplarından Saxon’da ve konserlerinde, poster ve afişlerinde İngiliz bayrakları eksik olmayan Iron Maiden’da bu vurgu iyice gözle görünür olmuştu. 1970’lerin afro saç modası geride kalmış, yavaş yavaş dazlaklık modası yükselmeye başlamıştı. Irk ayrımcılığını protesto eden siyah atletlerin yerini ise Amerikan bayrakları sallayan siyah atletler almıştı. Artık her şey gösteri dünyasının bir parçası olmuştu.

Yeni Sağ politikaların desteğinde yükselen neo-liberalizm Üçüncü Dünya’nın üzerine kelimenin tam anlamıyla bir kabus gibi çöktü. Latin Amerika’da meşru yönetimlerin yerine gelen askeri yönetimler senelerce insanlık suçları işledi ve ülkelerini uluslararası sermayenin talanına açtı. Bu talanın sonucunda 2000’lerin başında ağır ekonomik çöküşler yaşandı, Latin Amerika halkları açlık sınırına geriledi. Ortadoğu’da Arap milliyetçiliği kesin bir yenilgiye uğratıldı ve Arap cephesi bölündü. Yıllarca savaşan İran da Irak da, savaş bittiğinde yoksulluk batağına saplanmıştı. Irak’da onyıllar sonunda Saddam rejimi çöktüğünde, çöküntünün altından Ortaçağ mezhep bölünmeleri çıktı. Afrika yoksulluğa ve açlığa mahkum oldu. Kanlı iç savaşlarda yüzbinlerce Afrikalı yaşamını yitirdi. Afrika’lı açlar sadece yirmi yılda bir düzenlenen Live Aid konserlerinde akla geldi. Afganistan’da onyıllar süren insanlık trajedileri yaşandı. Çöken Sovyetler Birliği’nin insan malzemesi uluslararası insan ve organ mafyalarının ellerine teslim edildi. Fuhuş pazarı, milyarlarca doların döndüğü bir kazanç kapısı oldu. Uzak Asya’nın kaplanları  uluslararası arenada şirket ve holding ittifakları ile ayakta kaldı. 1990’larda sözü edilen Asya mucizesi 90’ların sonundaki ekonomik, finansal krizle söndü. 2000’lerin başında dillere pelesenk olan Çin ise uluslararası pazara bedava insan emeğinin ürünlerini pazarlarken, insan hakları ihlallerinde ilk sıralardan hiç düşmedi.

Dünyayı Kurtaran Adam’ın ortaya çıktığı tarihsel dönemin çok kısa bir özeti bu. Dünyayı Kurtaran Adam, “Gerçekçi ol İmkansızı İste” diyen bir kuşağın orta yaşlılık dönemi ile, aynı kuşağın yönetimlerde başrolü oynadığı, “Gemisini Kurtaran Kaptan” döneminin tam ortasında uçuk ve temelsiz bir iyimserlik dalgasının ürünü olarak kendisine ancak dünyanın en saçma filmleri listesinde yer bulabildi. Gelişmiş teknolojisi ve uluslararası pazarlama olanakları ile Batı’nın propaganda aracı Holywood, tüm Üçüncü Dünya’ya, dünyayı kurtarmanın onların işi olmadığını haykırdı yıllar boyunca. Cüneyt Arkın’ın çok haklı olarak işaret ettiği gibi, gişe rekortmeni Holywood filmlerindeki abartılı saçmalık, Battal Gazi, ya da Dünyayı Kurtaran Adam filmlerinden daha ölçülü değildi. Amerikan milliyetçiliğinin kaba aktörleri olan Rambo’lar, Rocky’ler, Scwarzenneger’ler, Van Damme’lar Cüneyt Arkın’ın tiplemelerinden daha gerçekçi değildi. Ancak 1980’lerden başlayarak 2000’lerin başına kadar dünyayı kurtarmanın kendi işleri olmadığı, Üçüncü Dünya halklarına çok acı deneyimlerle öğretilmişti. Onlara düşen, bu azgın küresel dalgada kendi gemilerini kurtarmalarıydı. Yükselen gökdelenlerin etrafındaki varoşlarda açlık sınırında yaşam mücadelesi veren yoksullar da dünyayı kurtarmaya soyunmadılar yıllar boyunca. Onların hikayeleri, insan ticaretinin, kapkaç olaylarının, töre cinayetlerinin, mutsuz evliliklerin ve intiharların gazete haberlerine yansıyan satır aralarında kaldı. 21. yüzyılın miti küreselleşmenin aslında spekülatif sermaye akınlarının önündeki ulusal bariyerlerin yıkılması olduğu, günümüzde yaşanan bunca çöküş ve yıkımdan sonra bile anlaşılmış değil. Küreselleşmenin “nimetleri”nden yararlanma şansı olmayan kalabalık yoksul kitleler, büyük bir hızla ortak dünya kültüründen kopup, kendi küçük cemaat kültürlerinin içine hapsoluyor ve bu küçük yaşam alanlarının boğucu atmosferinde ancak trajik insan hikayelerinin konusu olabiliyorlar.

2000’lerin başında bir dizi reklam filminde karikatürize edilen tipler, çalışkan Selo’ya “boşver be Selo, dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyordu. Selo, hiç bir fedakarlıktan kaçınmaz ve gece gündüz çalışırken, ellerindeki tespihi aylak aylak sallayarak dolaşan “ayak takımı” günler ve geceler boyunca reklam fragmanlarında bu cümleyi sarfetti. Sürü psikolojisinin aynası reklam filmleri böylece bize dünyayı kurtarmanın kimin işi olduğunu da öğretiyordu.

Dünyayı Kurtaran Adam, içerdiği her türlü acaiplikle tipik bir B dalgası ürünüydü: Met’de dünyayı kurtarma idealleri zirveye çıktıktan sonra, cezir başlangıcındaki uçuk bir nostalji. Dalga geri çekildikçe bireysel kurtuluş umutları içinde Dünyayı Kurtaran Adam da marjinalleşti. Cezir’in en durgun anında kazananlar, “tarihin sonu”nun geldiğini ilan ettiler. Bir kaç yıl bile geçmeden görüldü ki, tarih hep benzer tekrarlarla doluymuş. Yeni Çağ inancı güneşin en tepede olduğu zamana ait bir yanılsama, karanlığın en koyu olduğu zaman da güneşin doğuşuna en yakın zamanmış.

Irak’ta, Filistin’de, Lübnan’da, Afganistan’da petrol kokusu ile karışmış kanlı et pazarından yükselen insan çığlıkları bize bir kez daha gösteriyor ki, ne tarihin sonu geldi, ne de dünyayı kurtarma ideallerinin.

(Temmuz 2006)

Tuncer Şengöz - 17 May 2009 - 20:21

fairytale.jpg

Elinde kemanı, temiz yüzlü bir delikanlı, anaç görünümlü iki sarışın ve yerde kurbağa gibi zıp zıp zıplayan üç dansçı:

Yıllar önce, ben daha gençtim /Tanıdığım bir kıza aşık olur gibi oldum/O benimdi ve biz sevgiliydik/Şimdi herşey geçmişte kaldı, ama gerçekti.

54. Eurovision şarkı yarışmasını Norveç’li Alexander Rybak, Fairytale (Peri Masalı) isimli şarkıyla kazandı. Henüz yarışmanın finali başlamamışken, bahis sitelerinde yarışmayı uzak ara Norveç’in kazanacağı belli olmuştu. Yarışma gecesi sürpriz olmadı. Norveç 387 puanla birinci oldu.

Borsanaliz.com‘da, 5 Nisan 2009 tarihli Not Defteri’nde şu yorumu yapmıştık:

Duygusal trend, kendisini en belirgin bir şekilde iki alanda gösterir: Finansal grafiklerde ve pop kültürde. Finansal kayıtlar düzenli bir şekilde tutulduğu için, borsa ve kur grafiklerine, emtia piyasalarındaki fiyat değişimlerine, faiz düşüş ve artış eğilimlerine bakıldığında kalıplar halinde ilerleyen dalganın özünde, birbirlerine duygularını aktaran bireylerin ortak davranış kalıpları görülür. Herhangi bir gelişme, bireylerin kollektif algısında, trendin farklı aşamalarına bağlı olarak farklı etkiler yaratacaktır. Yaklaşık iki senedir ilerleyen dalganın uzun vadeli yönü aşağıya doğru olduğu için, kitlelerde yükselmekte olan duyguyu, kötümserlik, korku ve öfke olarak tespit ediyoruz. Son beş aydır, bu trendin içinde bir durulma evresi yaşanıyor. Bu durulma, son G-20 zirvesine gelene kadar, umudun en azından kısa-orta vade için yükselmesine neden oldu.

Pop kültürde ise hala sert rüzgarlar esiyor. Bu rüzgarlar, kendisini Storm the bankers (bankacıları yerle bir edelim) gibi çok sert ifadelerle gösteriyor. Son iki senedir “kriz” yorgunu  kitleler şu anda bir kafa karışıklığı yaşıyorlar. Bu kafa karışıklığının içinden bir tür çiklet pop dalgası yükselebilir.  Yummy Yummy Yummy tarzı bir şarkı hızla dilden dile dolaşmaya başladığında, geçici ve naif bir çocuksu iyimserliğin yükseldiğini görebiliriz. Bu anlamda Hadise’nin Eurovision performansını dikkatle izleyeceğiz. Hafif siklet sözleri ve basit melodisi ile Dümtek, Londra’da pencere-cam indiren öfkeli kalabalıkların ruh haline hitap edecek bir parça değil. Dümtek belki onlu yaşlardaki gençleri ateşler ve kriz yorgunu büyükler de çocuklarının ateşlemesi ile şu sözleri söylemeye başlarlar: “Can you feel the rythm in my heart/ The beats going Düm tek tek”.

Piyango, Hadise’ye değil ama, bir başka çiklet pop şarkıya, Peri Masalı’na vurdu.

Çiklet-Pop salgınları orta vadeli dalgaların belli aşamalarında -B, D ya da X olarak etiketlenen dalgalarda- görülür. Alexander Rybak’ın Peri Masalı şarkısı bir salgın yaratacak güçte  görünmüyor. Ancak Eurovision tarihinin rekoru oy ile kazandığı birincilik, şüphesiz ki ilerlemekte olan dalganın arkaplanı hakkında bir fikir veriyor.

Borsanaliz.com‘a abone olarak, 1970′lerin Çiklet Pop dalgasının arkaplanını, bu arkaplanda yükselip çöken dalgaların borsadaki izdüşümünü ve çiklet-pop dalgalarını hangi karakterde dalgaların izlediğini okumak için tıklayınız.

Tuncer Şengöz - 13 May 2009 - 14:01

10 Mayıs 2009 tarihli Milliyet gazetesinde, The Economist kaynaklı bir grafik vardı. Bu grafiğe göre, “iyi haberler” 2008 Ekim’inden beri şöyle bir gelişim göstermişti:

 iyi_haberler.jpg

Her şeyden önce neyin “iyi”, neyin “kötü” haber olduğu tamamen algıyla ilgilidir. Örneğin FED’in ABD hazinesi tahvillerini piyasadan satın alıyor olması “iyi” bir haber midir, yoksa “kötü” bir haber mi? Ya da, Bay Bernanke’nin kameraların karşısında “krizin dibini gördük” demesi, “iyi” haber midir? Yoksa sadece Bay Bernanke’nin kişisel kanaatini, ya da ortalığı teskin etme gayretini mi gösterir?

Mississippi projesi çökerken, 18. yüzyıl Fransa’sında işsiz-güçsüz takımının eline kazma kürek vererek altın madenlerine gönderilmekte oldukları haberleri eşliğinde sokaklarda gösteri yapılmasını, krizin en keskin günlerinde büyük petrol yatakları bulunduğu haberlerini, Arabistan’dan develerle paranın, falanca piyasaya gelmekte olduğu haberlerini ”iyi haber” olarak mı görmemiz gerekiyor acaba? 

 Yoksa bu “iyi” haber-”kötü” haber meselesi haberin niteliği ile değil de, algıyla ilgili bir şey mi?

Grafiklere EDP gözlükleri ile bakma alışkanlıkları olanlar için yukarıdaki grafikte hemen göze çarpan bir kalıp var. Gelin bu grafiğe bir iki etiket koyalım:

iyi_haberler3.jpg

Ne dersiniz? Bu bir Elliott kalıbı değil mi? Ekim’le Ocak ayları boyunca yavaş yavaş yükselip, Şubat ayında birdenbire kesilen “iyi” haberler Mart-Nisan döneminde hızlı bir sıçrama gösteriyor; Tam da bizim üçüncü dalga karakteristiği dediğimiz bir biçimde: Hızlı, kuvvetli ve soluksuz. Hal böyle olunca, “ortak hissiyatın yansıtıcısı” medyada da haber ve yorum formatı değişiveriyor:

iyi_haberler2.jpg

Bugünlerde yukarıdakine benzer bol haber ve yorum bulabilirsiniz, ne de olsa itkisel olarak yükselen bir iyimserlik dalgası içindeyiz. Gökten bol bol “iyi haber” yağıyor.

Aylar önce ne demiştik? Düzeltme dalgası ilerledikçe iyimserlik artacak ve dalganın sonlarına yaklaşılırken, ekonomistler en kötünün geride kaldığını ve krizin bittiğini anons edecekler. Sonra mı?

Sonrası ile ilgili doğru tahminleri sadece insan etkinliklerinin hangi dinamikle değiştiğini dikkate alan bir yöntemle analiz ederek yapabiliriz.

2007 Temmuz-Ekim’inde, yaklaşmakta olan büyük dalga dönüşünü, bu dalganın hacmini ve derinliğini öngöremeyen yöntemler, sizce trend dönüşünü doğru bir şekilde öngörüp, duyurabilir mi?

Tuncer Şengöz - 07 May 2009 - 12:34

boganin_intikami.jpg

Büyük Ayı’yı hafife almayalım derken, 2 senedir ayıdan dayak yiyen boğayı fazla hafife almışız. Kısa vadede boğanın intikamı acı oldu. Boğa Nisan ayıyla, Mayıs’ın ilk haftasını çok güçlü geçirdi; İMKB’de daha orta vadelerde gelmesini beklediğim seviyeye kısa zamanda gelirken, dünya borsalarında çok hızlı hareketlerle yol aldı. ABD’de ise sırtından savurduğu matador(ayı) beni hala (evet evet hala) boğanın orta vadeli bir düzeltmeye başladığına ikna etmedi. Yazının devamında ayı ile boğaya kritik sınırlara gelen bir kaç piyasada göz atacağız.

Önce gözümüzü dikmiş finans piyasalarına bakarken son 4 yıldır çok ilginç bir davranış gösteren başka bir yere bakalım: Güneşe !

sunspot_-2009mart1.jpg

Yukarıdaki grafik, son dört senede gözlemlenmiş güneş lekesi sayılarının haftalık ortalama değerlerini gösteriyor. Yayınlanan son kayıt, Mart ayının sonuna ait. Nisan ayında güneş lekelerinin sayısında artış olup olmadığını veriler yayınlandığında anlayacağız. Tarihsel bir anomali yaşıyoruz. Bilim insanlarını şaşkına düşüren bu ürkütücü sessizlik bu şekilde devam ederse, tarihe yeni bir minimum olarak geçebilir. Güneşteki sessizlik2006 yılının başında başladıktan sonra küçük kıpırdanmalarla 2008′e kadar devam etti ve bilim çevreleri tam 23. Solar döngü tamamlandı derken 2008 yılının sonlarıyla 2009′un ilk yarısında etkinlik daha da zayıfladı. NASA’nın resmi sitesinde What’s Wrong with the Sun (Nothing) - Güneşin sorunu ne (Hiçbir şey) başlıklı bir yazı var. Güneş lekeleri-borsa ilişkisi bilim çevrelerinin aklına düşmüş olsa gerek ki, bir süredir güneş lekelerinin davranışlarıyla borsalar arasında bir ilişki olup olmadığı araştırılıyor. NASA da (aslında güneş lekelerinin davranışları bakımından çok özel bir dönem olmamasına rağmen) 1933 Solar minimumu ile 23. Solar döngüyü karşılaştıran bir grafik koymuş. Konuyla ilgilenenler, yukarıda linkini verdiğim yazıyı ve grafiği inceleyebilirler.

Konuyu fazla detaya boğmamak için kısa bilgiler verip geçeyim: 1933 yılı, 1849′dan beri, güneş lekelesi görülmeyen günlerin sayısı baz alınarak yapılan bir sıralamada 9. sırada. 1933 yılında 240 civarında gün hiç güneş lekesi gözlemlenmemiş. 1933 minimumu denen döngü sonuna kadar ise tam 568 lekesiz gün tespit edilmiş. 2007 ve 2008′i ilginç kılan ise şu: Tarihi sıralamada 2007 17. 2008 ise 4. olmuş. 23. Solar döngüde şimdiye kadar 362 lekesiz gün tespit edilmiş. Daha önceki solar minimumlar görülürken güneş etkinliğindeki zayıflamanın 1994-96′da ve 1985-86′da iki 1975-77′de üç, 1964-65′te ve 1953-55′de iki senelik bir durgunlukla sona erdiği düşünülürse, şimdiki minimumun tarihi önemi anlaşılabilir.

İnsan etkinlikleri bakımından güneş lekelerinin önemi nedir? Bilmiyoruz. Ancak göz ardı edilmesi mümkün olmayan çok önemli bir ilişki var. Grafik üzerinden izah edelim:

ssn_yearlynew2_strip3.jpg

Maunder minimum olarak bilinen 1650-1700 döneminde güneşin etkinliği tarihsel ölçekte azalmıştı. Bu dönem, finans tarihi bakımından çok çarpıcıdır. Hemen öncesinde Hollanda lale pazarında, hemen sonrasında ise İngiltere ve Fransa’da tarihe geçen iki büyük köpük oluşmuştur. Sonraki dönemde tam 300 yıl süren üç büyük kabarma ve durulma dönemi var: 18. yüzyılda, 19. yüzyılda ve son olarak 1957 sonunda en büyük zirvesine tırmanan 20. yüzyılda. 25 Aralık 1957 günü tam 375 güneş lekesi tespit edilmiş ki, bu son yarım bin yılın rekoru.

Buyurun size tarihçilerin üzerinde çalışması için ilginç, ilginç olduğu kadar çarpıcı bir tarihsel veri. Televizyonlarda tarih magazini yapmak yerine, insan kitlelerinin, tarihi oluşturan etkinliklerini araştırmak için bundan daha çarpıcı ne olabilir ki?

Günümüze geri dönersek, 23 ve 24. Solar döngüler daha şimdiden tarihsel rekora aday görünüyorlar. Peki ya 2007′de başlayan ayı piyasası? Acaba arkaplanına tarihsel ölçekte dramatik değişimleri alarak gerçekleşen Hollanda’da lale pazarının çöküşüne benzer biçimde,  bu ayı piyasası da tarihe geçecek ölçekte bir dalga düzeltmesi mi olacak?

1929_2007.jpg

Bu grafik, DJI endeksinin 1929 ve 2007 zirve seviyeleri 100′e endekslenmiş karşılaştırmasını gösteriyor. 1929′da başlayan düşüş dalgası, 144 hafta süren bir çöküş ve %90′a yakın bir kayıpla 1932 yılında sona ermişti. 144 sayısının, Fibonacci sayı serisine ait olduğunu, bilmeyenler için tekrarlamakta yarar var. 2007 zirvesinden başlayan düşüş ise 73. haftada %53 kayba ulaştıktan sonra tepkiyle karşılaştı. 2007 zirvesinden düşüşte 82. haftayı geride bırakmak üzereyiz ve düzeltmede kayıplar %40′a kadar azaldı. Önümüzde 21. ay ve 89. haftanın oluşturduğu Mayıs sonu-Haziran başı zaman hedefi var. Bu hedeflere biz Fibonacci zaman bölgeleri diyoruz ve bu bölgelerde duygusal trendlerin dramatik değişimler yapmasını bekliyoruz. (Küçük bir teknik açıklama : Her dalganın içsel yapısı farklı olduğundan, dalganın büyüklüğüne ve kalıbına bağlı olarak her trend, farklı bir Fibonacci zaman bölgesinde majör değişim gösterir.)

Güneş lekesi-tarih ilişkisinde tarihçilere taş attık, bir taş da meslektaşlarımıza: İlerleyen dalganın tarihsel ölçekte olduğunu, ancak 2008 sonundaki derin düşüşlerde kavrar gibi oldular, sonra piyasaya iyimserlik hakim olunca eski “düştü-çıktı” sığlığına geri döndüler. Çok doğal olarak herkes farklı bir görüşe sahip olabilir ve bu dalga azınlıkta olan Elliottisyenlerin tahmininden farklı olarak büyük dereceli değil orta ölçekli bir düzeltme de olabilir. (Bunun kabulu bilimsel yaklaşımın gerekliliğidir. Bilimsel metodda bütün önermeler, yanlışlanabileceklerini peşinen kabul etmek zorundadır.)  Bu dönemde finans analistlerine düşen de, “o çıktı, bu düştü” gözlüklerinden bir süreliğine de olsa sıyrılıp, ilerleyen trendin tarihsel niteliğini araştırmaktır.

Bu uzun girizgahtan sonra gelelim blogda izlediğimiz piyasalara:

spc500_070509_.jpg

Kırmızı ve mor renkli etiketler tercih ettiğim sayımı, maviler alternatifi gösteriyor. Bu sayımdan çok mutlu olduğumu söyleyemem. Logaritmik grafiklerde iyice genişleyen bir kanalda itkisel düşüş saymak kendi içinde pek çok acaipliği içeriyor.

Önceki analizlere bakılırsa, hızlı yassı, en azından daha düzgün bir kanala oturduğu için tercih ettiğim sayımın ana fikrini oluşturuyordu. O sayım riskliydi, çünkü hele ki son dalgası Sonlanan Diyagonalle biten bir hızlı yassı olağanüstü nadir bir kalıptı. SD görüntüsü bozuldu ve hızlı yassı sayım da paketlenerek, “analistin çuvallamaları” dosyasına kondu. Şimdi başka bir soruyla karşı karşıyayız: Hala 4 içinde olabilir miyiz? Eğer hala 4 ilerliyorsa, kalıp hızlı değil, genişleyen yassıya döndü demektir. S&P 500′de 950-1,000 bölgesine kadar gidip tıkanacak bir yükseliş dalgası 2 tepesinden, benim hala 3 bitişi olduğunu düşündüğüm 666 dibine kadar düşüşün %38.2′sini geri alacaktır. Bu da 2 ile zaman-geri alış-kalıp -yapı almaşıklığını onaylayacaktır. Geriye kalan soru şu: 4 bu kadar geniş bir zamana yayılır mı?

Son beş-altı senedir bu dördüncü dalgalarla sürekli problemimiz var: Yükseliş ve düşüşler bir türlü düzgün kanallara oturmuyor. Kanallar orasından burasından patlıyor ve genişleyen biçimlere dönüşüveriyor; Ya da tam tersine, dalga büzüşüyor ve kanallar daralıyor. Oynaklık, aşırı spekülasyonun göstergesidir; Daralan kanallar ise zayıflamanın. Düzgün kanallar stabil trendlere, daralan ve genişleyen kanallar ise sağlıksızlığa işaret eder. Bu sağlıksızlığı yaratan, uzun vadelerde kendisini gösteren güçlerin harekete geçmiş olmasıdır. Kısa-orta vadedeki uzlaşı ile uzun vadeli dinamik çatıştığı zaman bu görüntüler ortaya çıkar. Yeni trendler, ancak bu çatışmanın sonucunda vücut bulur.

4′ler kar alma dalgası olarak bilinirler. Bu nedenle genellikle sakin tempoda ve düzgün yatay bantlar içinde tamamlanmaları beklenir. Oysa beş-altı senedir dörtlerin yapısı sürekli anormallikler gösteriyor: Bu dalgalar ya zamanından önce ve aşırı büzüşük bir şekilde, ya da aşırı uzun zamanda ve genişleyerek tamamlanıyor. Bunun izahı da aslında basit: Korkuların ve hırsların, dar alanların içinde aşırı büyüdüğü, al-satçıların dngesinin de bu nedenle aşırı bozulduğu anlaşılıyor. Sonuç ortada: Denge bir anda şirazesinden çıkıyor ve piyasa bir türlü dengeli bir alış veriş bandı oluşturamıyor. Bunu bir anomali olarak isimlendirirken, EDP prensiplerine aykırı bir durumdan söz etmiyorum. Kastettiğim, piyasanın kısa vadelerde bir türlü ideal kalıba yakınsayamaması. Çünkü biliyoruz ki, ideal kalıpta 1-3/2-4 kanalı düzgündür.

S&P 500 ve diğer ABD borsaları kısa vadeli bu yükselişi tamamladıktan sonra ne beklememiz gerekir? Bu sorunun yanıtını şimdilik erteliyorum. İçerik ortağımız EWI sitesinde yayınlanan Sometimes, the less you say, better (Bazen az konuşmak iyidir) başlıklı yazının okunmasını öneriyorum. Yazının ana fikri şu: Piyasa tahmini ve alışverişi söz konusu olduğunda her gün, hafta ve ay eşit öneme haiz değildir. Analist dalga yapısı çok açık ve belirgin değilken, piyasa analizi ile boğuşurken, herkes daha açık tahmin ister. Dalga yapıları açık seçik hale gelene kadar en doğrusu Let the wave flow (bırakalım dalga akıp gitsin) yaklaşımıdır. S&P500 ve DJI için kısa vadede beliren hedefler etrafından bir dönüş olup olmadığını görmek ve dalga akıp gidene kadar alternatiflerle beraber sayımları bir tarafta tutmak en iyisi görünüyor.

Gelelim dalganın daha belirgin görünümler verdiği diğer piyasalara:

tahvl_050509_1.jpg

Bu grafik, bono/tahvil gösterge faizinin fazla tereddüde yer bırakmayan günlük sayımı. İdeal 5=1 hedefine hemen hemen ulaşıldı. 35 günlük RSI  da bir aşırı bölgeden diğerine geldi. Bu aşamadan sonrası, artık 5 no’lu dalganın bitişini teyit edecek dönüş çubuğunu görmeye kaldı.

tahvl_050509.jpg

Bu grafikte de 5 no’lu dalgaya biraz daha yakından bakıyoruz. (Bono/Tahvil gösterge faizinin grafikleri 5 Mayıs gününe ait. Son iki günde görüntü fazla değişmedi, sadece dalga ideal hedefine biraz daha yaklaştı.) Bu grafikte dalga bitişinin teyidi, kanal üst bandının kırılması olacak.

Dolar-TL ile ilgili olarak abonelerimize 5 Nisan 2009 tarihli Not Defteri’nde iki grafik göstermiş ve benzerliğe dikkat çekmiştik. Grafiklerin son hali, (dalga etiketleri ve analiz silinmiş olarak) şu şekilde:

Bir karşılaştırma yapılabilmesi bakımından veriyorum:

u_100_2004.jpg

usd_2009.jpg

Son olarak İMKB …

u100_070509.jpg

Bu grafikte Mayıs ayı çubuğu ve işlem miktarı, çok doğal olarak ayın ilk haftasını yansıtıyor. Grafikte bugün itibarıyla endeksin nereye vurduğunu görüyoruz. 32,500-33,000 aylık ortalamaların geçtiği kuvvetli bir bölgeydi ve endeks bu ortalama bölgesinin hemen üzerindeki kuvvetli Fibonacci-Quadrant direncine doğru tırmandı. Aylık ortalamaların şu andaki sırası yukarıdan aşağıya doğru 50-100-20-200 biçiminde. Geçen ayki sıra, 50-20-100-200′dü. Ortalamalar yanlış sırada olduğunda piyasanın bir süre alış-veriş moduna girmesi beklenir. Trendler, ancak ortalamalar doğru sıradayken teyit edilirler. Bu aşamadan sonra artık uzun vadeli hangi trendin teyit edileceğine bakmamız gerekiyor. 20′nin 50′den sonra 100′ü de aşağıya kesmesi olumsuz bir sinyal. İşlem hacminin olağanüstü artışı ise şimdilik olumlu, ancak gelecek ayları kritik hale getiriyor. Hacim artışının önümüzdeki aylarda devam etmemesi dağıtımı, devamı toplanmayı gösterecektir.

Dalga yapısı ikinci atağın uzaması ile takip ettiğim üç olasılıktan zayıf olanını ihtimal dışına çıkarttı. Geriye iki ihtimal kaldı. Önümüzdeki haftalarda bu iki olsılıktan biri daha elenecek. RSI(35) saatlikten günlüğe kadar aşırı alım bölgesinde. Bu bölgelere son 5 sene içinde iki kez ulaşıldı: 2006 Mart’ında ve 2007 Temmuz-Ekim döneminde zirve oluşurken.

Mayıs ayına bu görüntülerle başladık. Bakalım hangi görüntülerle bitireceğiz.

Son olarak, ikinci kez bir hatırlatma:

Kaşığı boşuna bükmeye çalışma … Sadece gerçeği anlamaya çalış. Göreceksin ki, bükülen kaşık değil, sensin.

matrix2.jpg

Tuncer Şengöz - 09 Nis 2009 - 14:07

Aşağıdaki yazıyı okumadan önce, Çevresel Çöküş başlıklı yazıyı da okumanızı öneririm.

sun-earth.jpg 

Dow Jones Sanayi Endeksi, 8 Ekim 2007 tarihinde 14,198 seviyesinde zirve yaptı ve düşüşe başladı. İlk düşüş dalgası 7 hafta sürdü ve endeks 12,724 seviyesine kadar geriledikten sonra, üç hafta boyunca düşüşe tepki verdi. Bu tepkide Aralık ayının ikinci haftasında 13,780 seviyesine kadar bir dönüş çabası oldu. Bu çabanın ardından düşüş dalgası derinleşerek devam etti.

Son dönüş çabasının olduğu günlerde, haber bültenlerine, “Yeni bir Solar Döngü (Güneş manyetik etkinlik döngüsü) mü başlıyor?” başlıklı haberler düşmeye başladı. Bu haberlerden birinde şöyle deniyordu:

“Bir yılı aşkın bir zamandır, güneşte, 2000-2003 döneminde şiddetli fırtınalarla zirve yapan 23. Solar döngünün sonuna işaret eden sakin bir etkinlik gerçekleşiyor. Bir solar minimuma ulaşmak üzereyiz.” Haberde solar döngünün aşamalarını gösteren bir grafik de veriliyordu:

cycle23_strip.gif

2000-2003 dönemi, tüm dünya borsalarında satış fırtınalarının estiği bir dönemdi ve ilerleyen kalıp, grafik bakma alışkanlıkları olanlar için şaşırtıcı benzerlikler gösteriyordu. Dow Jones Sanayi Endeksi’nin (ters çevrilmiş) grafiği ile 23. Solar döngüsü arasındaki benzerlik gerçekten de çok çarpıcıydı:

dji_1994-2007.jpg

Borsada hareketlilik, Solar etkinlik zirveye çıkmadan hemen önce başlamış, solar etkinliğin bizim OBO dediğimiz bir kalıpla zirve yapıp azalmaya başladığı dönem boyunca sert satış fırtınaları esmişti. Solar etkinlik azalırken, borsalar da durulmuş, bilim insanlarının bir solar minimum uyarısı yaptığı günlerde de borsa endeksleri zirvelere ulaşmıştı.

Haberin devamında şöyle deniyordu:

“Pek çok tahminci, 24. Solar döngünün büyük ve şiddetli olacağına inanıyor. 2011-2012′de zirve yapması beklenen bu döngünün telekomünikasyon, hava trafiği, enerji şebekeleri ve GPS sistemleri üzerinde ciddi etkiler yapacağı tahmin ediliyor.”

Aslında haber yeni değildi; NASA resmi sitesinde 3 Ekim 2006′da yayınlanan Güneş Fırtınası Uyarısı başlıklı bir yazıda, “solar minimuma ulaşıldı, güneş lekeleri tamamen kayboldu, güneş parlamaları artık yok. Güneş tamamen suskun. Aynı fırtına öncesi sessizlik gibi” değerlendirmesi yapılmış, güneş lekesi döngüsünün bir öncekinden %30-%50 daha güçlü olacağı, bunun da 1958 yılından beri en şiddetli ikinci döngü olmasının beklendiği belirtilmişti. Bilim insanları arasındaki tartışma, bu döngünün zirvesine 2011′de mi, yoksa 2012′de mi ulaşılacağı hakkındaydı. Bu döngüde ulaşılacak zirvenin “çok nadir görülen” bir aşırılık olacağı konusunda genel bir fikir birliği vardı. 21 Aralık 2006 tarihli, Biliminsanları Büyük bir Solar Döngü Tahmin Ediyorlar başlıklı yazıda, bilgisayarlarla yapılan modellerin sonucunda 2011-2012′de oluşacak zirve tahmini, şu şekilde gösteriliyordu:

hathaway2_med.gif

10 Ocak 2008 tarihli 24. Solar Döngü Başlıyor başlıklı yazıda, polarite değişiminin gerçekleştiği haber veriliyor ve 24. döngünün başlangıcına dikkat çekiliyordu. Özellikle kutup bölgelerindeki uçuşlarda, bilgisayar arızaları, iletişim kopuklukları olabileceği uyarılarıyla beraber, solar etkinliğin 2011-2012′de zirveye ulaşacağı tahmini tekrarlanıyordu.

Nihayet 1 Nisan 2009′da yayınlanan Derin Solar Minimum başlıklı yazıda 2006 yılından beri beklenen 24. Solar Döngü’nün hala başlamamış olabileceği değerlendirmesi yapılıyor ve şöyle deniyordu:

“Güneş Lekesi Döngüsü, aynı borsaya benziyor; Tam dibi bulduğunu sandığınız anda, daha da derine gidiyor. 2008 bir ayı yılıydı. 366 günün 266′sında (%73) hiç bir leke gözlemlenemedi … Buna bakarak, bazı gözlemciler 2008 yılında dibin bulunduğunu düşündüler. Belki de hala bulunmadı. 2009 yılı güneş lekesi sayısı, daha da düşük oldu; 90 günün 78′inde (%87) hiç güneş lekesi gözlemlenemedi … ‘Çok derin bir solar minimum yaşıyoruz.’ … ‘Bu, hemen hemen bir yüzyıldır gözlemlediğimiz en sessiz güneş.’

Yazının devamında, tarihsel ölçekte yaşanan anormallikler sıralanıyor ve yazı şu sözlerle bitiyor:

“Modern teknoloji, bir sonraki adımın ne olduğunu tahmin edemiyor … Büyük belirsizlik çok basit bir gerçeğe dayanıyor: Güneş lekesi döngüsünün gerisindeki fiziksel yapı hala bilinmiyor.”

Yazının en sonundaki tahmin şu: Güneş lekelerindeki suskunluğun bu yılın sonunda sona ermesi ve 2012-2013′te zirveye ulaşmak üzere yeniden artması bekleniyor.

Gerçekten de çok anormal ve tarihi bir dönemden geçiyoruz. Çok nadir yaşanan olaylarla karşı karşıyayız ve sadece bilimsel gözlemlerde değil, piyasa gözlemlerinde de çok nadir görülen kalıpları analiz etmek durumundayız.

ABD borsaları için kısa-orta vadede oldukça riskli bir tahmin yapmış, çok nadir görülen iki kalıbın ilerliyor olabileceğini öngörmüştük: Hızlı yassı ve C dalgası konumunda nadir görülen Sonlanan Diyagonal. Artık tahminimizin doğruluğunun en kuvvetli bir şekilde deneneceği bir kaç güne giriyoruz. Eğer tahminimiz doğruysa, ideal zaman hedefi olan 13-14 Nisan günlerinde hem SD hem de hızlı yassı tamamlanmış olmalı.

Sonraki Sayfa »

Yasal Uyarı
Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti; aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.